
Fulya Çetin’in yaşadığı Antalya Olimpos’tan aldığı izlenimler, Galeri Nev İstanbul’da “Rüzgârla Büyüyen” bir anlatıya dönüştü. Çetin’in Mart ortasına dek izlenecek sergisi, Şubat ortasında sunacağı “Ormanın Cadıları” videosu ile derinleşecek. Çetin, “Hani hepimizin inceldiği, hassaslaştığı yerler olur ya; hepimiz güçlü görünmeye çalışırız ya, bunun kadın ve/ya erkek olmakla da ilgisi yok. ‘Her zaman güçlü olmak zorunda değilsiniz, gelin bir de buradan bakın,’ diyorum,” diye konuşuyor
Fulya Çetin’in yeni kişisel sergisi “Rüzgârla Büyüyen”, 23 Ocak – 14 Mart arası Galeri Nev İstanbul’da. Sergi, kendini Antalya’nın Olimpos beldesine ‘gönüllü sürgün’ eden sanatçı Çetin’in, burada doğa, zaman, varoluş ve ışıkla kurduğu kadınca, evrensel irtibatın da insanlık nezdinde bir nevî karnesi olma kıymetini taşıyor. Bu karne, sergide vaktiniz derinleştikçe, ‘güncel bir folklor’ atmosferini üstünüze doğru solumaya başlıyor.
Çetin’in, İstiklâl Caddesi Mısır Apartımanı ikinci katındaki galeride, ilk safhasını 21 Şubat’a kadar izlediğimiz sergisinde, gerek ışık, gerekse ifadedeki yetinirlik hali ve yumuşaklık, biricik bir kudret nişanı olarak, daha girer girmez yüzünüzden öpüyor.
Sanatçı bizleri bununla da bırakmıyor; sergi kapsamında 21 Şubat’tan itibaren de, ‘Ormanın Cadıları’ isimli yeni video düzenlemesini ilk kez ziyaretçiyle buluşturmayı hedefliyor.
“Rüzgârla Büyüyen”, hakikat sermayesini sanatçının Olimpos’taki bahçesine diktiği ağaçların giderek birbirine tutunmaları ve ardından budanmalarına borçlanıyor. Serginin alacakaranlıkta izleyiciye kokusuz, ama nice dokulu ikram ettiği bitki cüsseleri, birer ‘Doğa Ana’ / ‘Çetin’ melezi otoportre halini alırken, etkinliğin ürettiği mahremiyet, sergideki kadınca dilin de yegâne ten izi haline geliyor.
Sergide / yaratılan bu eko-psikolojik ‘Gizli Bahçe’de gezindikçe, izleyici, serginin neresinde durması, ya da serginin neresine gitmesi gerektiği yönünde, narin bir huzursuzluğun, hatta dramatik bir basıncın içine düşüyor; ziyaretçinin, gözü açıldıkça farkına vardığı ilgili bitki türlerine yönelik tanışıklık seviyesi, kendisi için önemli bir medeniyet ve ekoloji sınavı halini alıyor.
Çetin bir yanıyla, suretlerini Olimpos’tan İstanbul’a ikram ettiği karabiber, mimoza ve gülhatmi gibi bitkilerin portre / imgelerine, bir kadın olarak kendi bakışının, onlarla kurduğu kader ortaklığının canlı, samimi ve umut dolu sürdürülebilirliğini üflüyor.
Hayata ‘ölü veya diri’ yahut ‘aktif veya pasif bakış’taki siyasal pozisyonu da mükemmel bir alacakaranlıkla tartışan, tartıştıran sanatçı, bu kapsamda Den Art’ta 2023 yılında gerçekleştirdiği Ölüm Yokmuş sergisine de gönderme yaparak, sanatı ve hayatına bakışının varoluş çemberinin mesuliyetini yine ziyan etmiyor.
Sanatçı, sergisiyle iradeten maruz kaldığı bu ‘bitkisel hayat’ın gerçekte ne kadar canlı bir hayat olduğunu bizimle fısıldayarak tartışırken, budama sürecinde edindiği bu dişil bitki cüsselerinin transparan, hatta erotik varlık izlerini, Bursa’dan edindiği vegan ipek kumaşlarla dokümante ve koreografi ediyor.
Çetin, galerinin verdiği bilgiye göre, “Doğadan topladığı bitkileri yüzeye aktaran bir üretim süreci izlerken, geleneksel ipek böcekçiliğine alternatif bir yolla elde edilen bu kumaşlar doğayla kurulan ilişkinin etik ve sürdürülebilir bir uzantısı olarak sergide yer alıyor.
Ayrıca ipeğin yarı geçirgen ve tensel dokusu, rüzgârın görünmeyen hareketini yüzeye taşıyarak dalların salınımını ve büyüyen bir içsel orman hissini çağrıştırıyor. Burada dallar, tekil bir ağacın hareketinden ziyade birlikte var olmanın hafızasını taşırken, izleyici bakılan bir manzara yerine içinden geçilen bir mekânla karşılaşıyor.”
Sanatçı, bu yalın gösteriye ulaşmak adına bir çok kişiyle de gönül ve dirsek temasına girmiş bulunuyor. Projeye bu yönüyle İpeker Tekstil adına İhsan İpeker ve Hande Altındağ başta olmak üzere, Hesen Chalak, İsmail İfşa, Efkan Öztürk, Sine Ergün, Sezgi Özentürk, Çağla Açar, Nezihe Dikilitaş, İbrahim Karcı, Eda Emirdağ, Orçun Özkılınç, Tolga Burçak, Berk Gümüşterazili ile İlbey Kaya gibi isimler destek veriyor.
Yine galerinin verdiği resmi bilgiye dayanırsak, “…serginin ikinci (video / Ormanın Cadıları) bölümünde ise, kadın bedeniyle ağacın gövdesi, rüzgârda salınan saç ile ağaçların uçuşan yaprakları, içsel ve dışsal ormanlar arasında bir temas alanı açıyor.
Çekimleri Ekşidere Dağ Ilıcası’nda gerçekleştirilen, yapımcılığını maumau’nun üstlendiği video, rüzgârla birlikte devinen ama yerinde durmayı sürdüren bedenlerin yarattığı yoğun ve gizemli bir atmosferi odağına alıyor. Bu bedenler, varlıklarıyla mekânı ve kendi alanlarını koruyan, rüzgârla alışveriş hâlinde olan, ısrarla ayakta kalan bir dişil duruşu, çok sesliliği ve dayanışmayı hatırlatıyor.”
Bize de bu koşullar altında, değerli Fulya ile, ‘Çetin’ bir görüşme yapma mesuliyeti kalıyor ve kendisiyle ağaçlardan birinin ardına saklanıp, aşağıdaki diyaloğu fısıldaşıyoruz:
Özellikle kırılganlık meselesi üzerine gidelim. Hem doğa, hem kadının kırılganlığı üzerine son derece ironik, melodramik bir dramatürji sergiye hakim gibi görünüyor. Evet sergide mahremiyet zirvede, ama bir yandan da teşhirin gereksinimi var. İsterseniz bu denge veya gerilimle nasıl baş ettiğinizi konuşarak başlayalım mı?
Fulya ÇETİN: Aslında benim şehirden, İstanbul’dan kaçıp Olimpos’a saklandığım, ağaçların arkasına saklandığım bir zaman diliminde çıkan işler bunlar. İlk önce kâğıda yaptım. Atölyede zaman geçirirken, yaşadığım bu durumu ‘oyun oynar gibi’ diyerek, bir bakıma hafifletmek istiyorum. Çünkü yaptığım işe çok fazla yük bindirmek ve onun içinde özgürlüğümü kısıtlamak istemedim. Atölyede kâğıtlara deneme yaparken, bana bu vegan Bursa ipekleri geldi. Bunları onun üzerine denedim.
Bunları neden yaptım? Bu ağaçlar neden tek tek buradalar? Çünkü ben burada, ağaçların içinde, ormanda yürürken, bu bana çok iyi geldi ve taşımak istedim. Genellikle, hissettiğim şeyleri söylemek yerine hissettirmek istiyorum. Bu arada, hiç bir şeyden de çok emin değilim.
Tabii bir ‘kaçma, saklanma’ hali var. Bu sürede de saklandığım yerlerin izlerini çıkarmak gibiydi. Ben, bu sergideki kuşları izledim; ağaçların üzerinde o saçları gördüm. Kendi yürüyüşlerimde, orman içinde iken saçlarımın uçuşması da buna dahildi.
Benim her şeyi kontrol edememem; saçların uçuşmasını, ağaçların dallarının kımıldamasını, o kontrollerin rüzgârda olması; bedenimdeki bütün her yeri kirpiğime kadar hareket ettirebilirken, saçımın ucunu hareket ettiremiyor olmam, tüm bunları özgürlüklerle, kuşlarla ve ağaçlarla bağdaştırdım. Aslında hepimize iyi gelecek, daha mütevazı, eşit bir yerden bakan bir talep üzerinden baktım: ‘Dünyaya böyle de baksak, ne güzel olurdu,’ dedim. Buna bir talep derken, bir sitem de denebilir, ne denirse artık…
Serginiz insanda uyumadan görülebilen bir düş etkisi bırakıyor. Özellikle sergideki alacakaranlık, günbatımına, şafağa eşit duruyor. Bu bizde önemli bir güven sorunu üretiyor ki, kendi doğamızla aynı anda, dışımızdaki doğaya ne kadar yakın olduğumuz, ya da ne kadar uzaklaştığımız konusuna insanı zorlayan, empatiyle işleyen bir çalışma bu. Ne dersiniz ?
Çok güzel söylediniz; aslında bu benim hep istediğim ve düşündüğüm bir şey. Ben bu empatiyi talep ediyorum. Hani hepimizin inceldiği, hassaslaştığı yerler olur ya; hepimiz güçlü görünmeye çalışırız ya, bunun kadın ve/ya erkek olmakla da ilgisi yok. ‘Her zaman güçlü olmak zorunda değilsiniz, gelin bir de buradan bakın,’ diyorum.
Hassas, ama zarif, uçuşkan, rüyada veya gerçeklik ile, gerçek olmayanların arasında bir yerde de olmak bu. Sanki, dünyaya iki ayağı yere basan, materyalist bir yerden bakar durumda da değilim. Bir ayağım dünyada ise, diğer ayağım başka bir yerdeymiş gibi de yaşıyor ve hissediyorum.
Meselâ yürüyüşlerimde, bu ağaçların yerlerini biliyorum. Bunlar, benim tanıdıklarım gibi geliyor. Bunların her mevsimde, yürüyüşlerimde aldıkları şekli şemali, üzerinde yaşayan canlıları biliyorum. Dolayısıyla biz, birbirimizle çok tanışığız. Ben bu tanışıklığa daha ilkel bir yere doğru, daha medeniyetten uzak, şehirde yaşayan modern, çağdaş insan hayatından ise, buraya doğru da çağırmak istiyorum.
Evet bir düş, ama bir düş de değil. Bunda da bir gerçeklik var. Ben bu kuşların kanatlarını, o saçları, ağaçlara dolanan saçları gerçekten de gördüm ve yaşadım. Bunu şehre taşıdığınız zaman bir rûya gibi gözüküyor. Aslında böyle bir hayat var.
Bu eseri hiç ormanın ta kendisinde de sahnelemeyi düşündünüz mü ?
Ormanın içinde yürürken, zaten bunları görüyordum. Aslında gördüğüm şeyi buraya taşımak, göstermek istedim. Bunu yapmak içimden geçmedi; onun içinde yaşarken o, zaten o kadar sürprizli, şahane ki, zaten senin bir şey eklemene ihtiyaç yoktu. Oradaki oluşu seyrederken zaten gördüklerime epey yükseliyordum. Bunun için benim bir katkımın olmasına çok da gerek yoktu sanki…
Yapıt bize, insan / kadın / erkek / tanık olarak ‘Buradan daha nereye kadar geri çekilebilirim?’ meselesini de düşündürüyor.
Bu, teknik olarak da böyle. Bu tesadüflere, kumaşın veya boyanın bana el verdiği kadarına… Meselâ bunu sıcakta yaptığında, başka bir zaman diliminde kuruyor ve başka bir sonuç oluşuyor. Kışın, daha nemli bir ortamda yaptığımda, başka türlü oluyor. Yani her şey, benim kontrol edemediğim bir süreçte. Buna çok takıldım: Vardığım sonuç ile, üretim sürecindeki yaşadığım macerayı, hayatı sergilemek istedim. Mükemmel sonuçları değil de, ‘Bu Benjamin ağacıyla, bu Çitlembik ile biz birlikte ne yaptık?’ı da buraya taşımak istedim.
Gariptir, çok da sırdaş bir çalışma “Rüzgârla Büyüyen”. Öyle ki insan gezerken utanmaya başlıyor.
Bunları duymak benim için çok kıymetli, çok güzel hissetmişsiniz.
‘Doğa Ana’ deriz ama, işte müthiş bir nezaket patlaması var; ki insan bunda eziliyor. Bu kırılganlığın içinde, bir yumuşaklık kudreti, eylem hissi var. Yorumunuz nedir ?
Verdiğimiz feminist mücadelenin içinde, kendi varoluşumu koruyarak durmaya, eril bir dil kullanmamaya, sertleşmemeye özen gösteriyorum. Köşelerimi sivriltmeden, bunu kendimde korumaya çalışıyor ve dünyadan da bunu tüm yaşam biçimleri için talep ediyorum. Çünkü burada bir hassasiyet gelişiyorsa, bu sadece kendin için gelişmiyor. Etrafında gördüğün bütün canlılara aynı hassasiyeti geliştirmek bu…
Teknik bakışla, işin birçok enstrümanı da var: Desen, video, enstalasyon, koreografi, soyutlama, tekstil sanatı… Ama bu kadar var içinde ‘hayalet’ bir iş üretebilmek de bilahare enteresan değil mi?
Dediğim gibi, ‘oyun oynamak’ hali, olayı biraz küçültürken, beni de özgürleştiren bir yer sağlıyor. Ben, malzeme tanımayı seviyorum. Malzemelerle oynamayı seviyorum. Atölyemde zaman geçirirken, ne olacağını bilmeden, o malzemeye böyle girişmeyi seviyorum. Burada gördükleriniz vegan ipekler. Bunlar bana gönderildi ve denemeler yaptım. Bu uçuşkanlığı, yumuşaklığı ile, atölyede zaten çok önceden beri izlediğim şeylerin karşılıklarını aradım, arıyorum.
Çalışmada garip de bir fanîlik hissi var; karanlık, mahzun, umutsuz değil ama iş kendi geleceğini de ziyaretçiye şöyle düşündürüyor: Bu esere daha sonra ne olacak, parçalanacak mı, yoksa bir müze koleksiyonuna vb. alınabilir mi? Sizin beklentiniz nedir ?
Yaparken iyi ki bunları düşünmüyorum, ama sizi de gayet iyi anlıyorum. Bu benim dışımda gelişecek bir durum. Tabii ki bir müzede, bu şekilde, hatta 7/24 sergilenebilir. Ben bir hayal kuruyorum ve bunun içine de insanları davet ediyorum. Ormanda yürürken, geride neler bırakarak yürüdüm? Geride bıraktığım düşüncelerden çok ileriye, ormanda yürürken baktığım yerlere işaret ediyorum. Bunun için eser mutsuz, umutsuz değil ama hep ileriye bakan bir hayal gibi geliyor.
Zaten projenin filmi, (21 Şubat’tan itibaren yine Galeri Nev’de, sergi alanında izlenecek) ‘Ormanın Cadıları’ da böyle ikircikli: Tam bir mutluluk veya mutsuzluk değil de, hafif tedirgin eden bir yana sahip. Bu, benim çok uzun süredir kurduğum bir hayal. Bu çalışma adına daha önceden yaptığım yürüyüşler benim için çok önemli. Burada reel görüntüler var, kadınlarla gittik, çekimler yaptık. Burada yine ağaçlar, saçlar olacak. Uçuşmalar olacak.
Serginin bir diğer davetkârlığı da, sessizliğinde. Bir performans veya akustik müzik müdahalesi olsa, fikriniz ne olur ?
Bu konuda çok gidip, geldim. Meselâ, sergiye güvercin kanadı sesi ekleyip, eklememek adına, çok düşündüm. O kanadın yok oluşu, kulağının kenarından gidişi… O zaman da gördüğüm her şeyi buraya taşımak gibi değil de, bazı şeyleri hakikaten paylaşmamak da olabilir diyerek, bazı fikirleri geri çektim. Aslında burada bir tür elek görmektesiniz. Atölyede, kayıtlarımda bir sürü ses var aslına bakılırsa, adım kayıtları, kuşların sesleri, ağaçların, hangi ağacın nasıl bir ses çıkardığına dair kayıtlar bile vardı, ama onları sergiye dahil etmek istemedim.
Serginin aklımıza getirdiği bir tümce, biraz Virginia Woolf’un da hayaleti ile, ‘Her kadının bir Gizli Bahçe oluşu’ şeklinde de oldu.
Aslında benim mevzum biraz ilkellikle, esneklikle de ilgili. Kadın deyince akla hep incelikli, sabır yüklü şeyler gelsin de istemiyorum. Artık kadınlar zaten bu atıflardan da yoruldu. Bugünün sorunlarına bakarsam, aslında şiddetli bir dil görüyorum. Burada eril bir hayat biçimi görüyorum ve artık bundan da çok yoruldu bu Dünya, diyorum.
Sergideki bir çift güvercin…
O biraz Hrant Dink ile ilgili; bir güvercin tedirginliğinde yaşamanın nasıl bir şey olduğunu, Hrant çok iyi anlatmıştı, bu da benim hissettiğim bir şeydi.
Bilgi: https://www.galerinevistanbul.com/tr/exhibitions/322-growing-with-the-wind/press_release_text/






