
Güney Koreli Youngju her şeyi doğru yapmıştır; üniversiteye gitmiş, düzgün bir adamla evlenmiş, saygın bir işe girmiştir. Sonra bir gün her şey altüst olur. Tükenmişlik hissiyle eski hayatını terk eder, zirvedeki kariyerini bırakır, kocasından boşanır ve hayalinin peşinden gider. Bir kitabevi açar. Hikâye de böyle başlar.
Ama korkmayın, bu bir dram romanı değil. Açtığı dükkânda iflas etmez, entrikaların içinde sürüklenmez, kimse kimseye büyük kötülükler yapmaz. Nefesleri tutacağınız trajediler yaşanmaz. Tam tersine…
Size, okuduğum en sakin akan, okuru da yavaşlatan, gürültüsüz ama bir o kadar ruhuma iyi gelen bir kitaptan söz ediyorum: ‘Hyunam-dong Kitabevi’ (Welcome to the Hyunam-dong Bookshop). Güney Koreli yazar Hwang Bo-reum ilk kitabında bunu nasıl başardı bilmiyorum ama kitabı okurken ben de o kitabevine gittim. Taze kavrulmuş kahvenin kokusunu duydum, hayatın hızından çıkıp yavaşlayarak etrafa bakmayı hatırladım. Başkalarının dertlerine kulak verdim. Modern şehir hayatında tükenen insanlarla birlikte ben de kendime iyi gelecek bir alan bulup, biraz iyileştim.
Hyunam-dong’daki o küçük kitabevi aslında hayattan kaçmak isteyenlerin sığınağı. Burada herkese başka kitaplar öneriliyor ve bu kitaplar herkesin farklı bir yarasına dokunuyor. Romanın en sevdiğim yanı da galiba bu oldu: Kitaplara ve okuma kültürüne yapılan saygı duruşu. ‘Hyunam-dong Kitabevi’ farklı 25 esere daha gönderme yapıyor ve insanda “Kesinlikle bu kitabı da okumalıyım” isteği doğuyor. Öte yandan okuduğumuz kitapların çoğu aklımızda kalmasa da -özellikle de hayatlarımızın dönüm noktalarında kararlar alırken-bilinçaltımızdan bize görünmez rehberlik yaptıklarına dikkat çekiyor.
Tıpkı yazarın söylediği gibi: “Kitapların zihinde değil, bedende yer edindiği fikrine sık sık kapılırım. Ya da belki zihnimizin ucundaki bir hatırada saklıdırlar. Tam olarak hatırlayamasam da kimi cümleler ve hikayeler bir seçimle karşı karşıya kaldığımda bana yardımcı oluyor. Yaptığım hemen hemen tüm seçimlerin temeli okuduğum kitaplara dayanıyor. Önceden okumuş olduğum kitapları hatırlayamıyorum ancak üzerimdeki etkileri baki.”
Bu roman hayatı değil belki ama bakış hızımızı değiştiriyor. Gürültüyü kısmayı, sadeleşmeyi, küçük alanlarda samimiyet ve içtenlikle iyileşmeyi gösteriyor ve kitap bittiğinde geriye büyük bir olay değil, büyük bir his kalıyor: İnsanın bazen yeni bir hayata değil sadece daha yavaş bir hayata ihtiyacı var…

Küçülerek yaşanan bir hikaye: Hayat
En son ne zaman evcilik oynadığınızı hatırlıyor musunuz? En son istop, en son saklambaç hangi gündü? Zaman zaman bunu düşünürüm ve o günün ‘son’ olduğunu bilerek oynamamış olmamız hep içimi sızlatır. Hepimizde aynısı oldu, bir gün kendiliğinden bitti oyunlarımız tıpkı hayat gibi. Neticede hayatımızı da hangisi ‘son’ günümüz bilmeden yaşıyoruz…
Kimi son kez görüyoruz kim bizi son kez görüyor hiç bilmiyoruz. Bu düşüncelere zaman zaman çok kafa yoruyorum ve sanırım bu yüzden “Doğduğumuzda ölmeye koyuluruz” diyen Margit Schreiner’ın ‘Hayal Kırıklıkları Kitabı’ (Buch der Enttauschungen) beni derinden etkiledi.
Kitap, ölmüş bir kadının kendi hayatıyla olan yüzleşmesini kimi zaman acı kimi zaman mizahi bir dille karakterin kendi ağzından aktarıyor. Ana rahminden başlayıp son nefesini verip sevenlerinin onu uğurlamaya geldiği ana kadar anlattıkları, her birimizin yaşadıkları ile üç aşağı beş yukarı aynı.
Örnek verecek olursam, 40 yaşından sonra çoğumuz “Etrafımı eledim, ne kadar az insan o kadar mutluluk” gibi cümleler kurar, ‘bilinçli’ sandığımız yalnızlığımızla övünürüz ya; psikoloji eğitimi almış yazar Schreiner’ın yarattığı karakter 50 yaşına geldiğinde o güne dek emek verdiği ve hep yanında sandığı insanların aslında hiç de onun düşündüğü gibi ona yakın olmadıklarıyla yüzleşerek hayatının küçüldüğünü fark ediyor. Bu küçülme işi mühim. Çok yerde, bu hayattan küçülerek gittiğimizin vurgusu yapılmış.
Tabii bir de yaş aldıkça her anlamda daralıyor hayat ve seçim yapmak zorunda bırakıyor insanları.
Kitabın ana cümlesi ‘Her şey biter ama biz hiç fark etmeden’ olabilir ya da “Hayat işte çok da kurcalama, yaşa gitsin”…


