
Dünyanın yarısı olan kadınların, yeteneğin de yarısı olması gerekmez miydi? Gerekirdi ama öyle olmadı. Onların yetenekleri ve eserleri ya ataerkil bir pelerinle örtüldü ya da daha kötüsü oldu: Yetenekleriyle ortaya koydukları eserleri, çalışmaları erkeklerin hanesine yazıldı. Çünkü kadının bilime, müziğe, eğitime, sanata, daha doğrusu hayata katılması yasaktı. Bu kadınlardan bazılarını analım ve haklarını teslim edelim, ister misiniz?
Müzik dehası bir kadın ancak ‘piyano öğretmeni’ olabilir
Wolfgang Amadeus Mozart’ı bilmeyen yoktur ama ya kız kardeşi Maria Anna Mozart?
30 Temmuz 1751’de Salzburg’da doğan Maria Anna, kardeşi Wolfgang Amadeus’tan tam 5 yaş büyüktür. O da dâhi bir çocuktu ve babası Leopold tarafından hemen fark edilmişti. Piyano çalmayı kısa sürede öğrenmişti. Babası ve çocuk yaşta meşhur olan kardeşi Amadeus Mozart ile birlikte pek çok performansa katılmıştı. Genç bir kızın, bir kadının müzikle uğraşması, sahnede piyano çalması hoş karşılanmadığından geri çekilmek zorunda kaldı. Küçük kardeşiyle mektuplaşmalarında ona bazı bestelerini gönderdi ve onun onayını almayı çok arzuladı. Mozart’ın bazı eserlerinin kız kardeşi Maria Anna’ya ait olduğunu düşünenler de vardır.
Besteci veya piyanist olarak var olamayacağı için piyano öğretmeni oldu. Mutlaka evlenmesi gereken dönemin kadını için tek uygun pozisyon buydu. O da öyle yaptı. Piyano öğretmeni olarak evlenmeden önce, evlendikten sonra ve dul kaldığında aile bütçesine katkı sağladı. Yeteneğin adı ‘Mozart’ erkek kardeşi Amadeus ile yaşadı, Maria Anna unutuldu.

Bilgisayarın yüz yıl önceki yok sayılan mucidi
Şair Lord Byron ve reformcu Anne Isabella Milbanke’nin çocuğu olarak 1815’te Londra’da doğdu Ada Byron. Kız çocuğu olarak doğarak şair babasını hayal kırıklığına uğratmıştı zaten. Evlendikten sonra Lovelace soyadını aldı ve Ada Lovelace olarak bilindi.
Bu İngiliz matematikçi ve yazar ilk bilgisayar algoritmasını 1800’lerde yazdı ve her kadının başına gelebileceği gibi yok sayıldı. ‘Analitik motor’ üzerine çalışmaları dikkate alınsaydı bilgisayarlar hayatımıza 100 yıl önce girecekti ve belki de bugün bambaşka bir dünyada yaşıyor olacaktık.

Kraliçe Victoria’nın huzurunda ‘O şarkı ablamın bestesi’ itirafı
Düğün Marşı’nın ve Bir Yaz Gecesi Rüyâsı’nın bestecisi Felix Mendelssohn (1809, Hamburg) erken yaşlarda müzik dehası olarak anıldı. Ancak evdeki tek dâhi o değildi. Felix’ten 4 yaş büyük ablası Fanny Mendelssohn’ın müzik yeteneği kendini küçük yaşlarda göstermişti. İki kardeş de benzer müzik eğitimleri aldı ancak sadece erkek olanın bunu meslek edinmesine izin verildi.
Fanny’nin güzelim besteleri hep erkek kardeşinin adıyla yayınlandı. Kendi de yetenekli olan Felix, ablasının emeklerinin üzerine oturmakta hiçbir sakınca görmedi. Kaybolup 1970’lerde yeniden bulunan Paskalya Sonatı da bir süre yanlışlıkla Felix’e mâleldi.
Kraliçe Victoria 1842 yılında Buckingham Sarayı’nda Felix’i kabul ettiğinde besteciden en sevdiği şarkı olan Italien’i çalmasını istedi. Felix, eseri ablası Fanny’nin bestelediğini itiraf etmek zorunda kaldı.
Besteleri arasında bir piyano üçlüsü, bir piyano dörtlüsü, bir orkestra uvertürü, dört kantat, piyano için 125’ten fazla parça ve çoğu yaşamı boyunca yayınlanmamış 250’den fazla lieder bulunuyor. Piyano tekniği için övülmesine rağmen, aile çevresi dışında nadiren halka açık performanslar verdi. Besteleri çalındığı gibi performansı da gizlendi.

Newton’la aşık atacak kadar iyi fizikçi ve filozof ama kadın
Matematikçi, fizikçi, filozof ve yazar Émilie du Châtelet 1706’da Paris’te doğdu. Fiziğin babası kabul edilen Newton’un prensiplerini Fransızcaya çevirdi ve genişletti. Büyük fizik yanlışlarını düzeltti fakat bu önemli çalışmalarının üzerine hep erkekler oturdu.
Felsefi başyapıtı Fiziğin Temelleri geniş çapta yayıldı, hararetli tartışmalara yol açtı ve 1743’te Almanca ve İtalyancaya çevrildi.
Voltaire’in entelektüel ve romantik partneri olarak da bilinir.

Olağanüstü bir yetenek ama sadece ‘kocasının karısı’ olarak anıldı
Alman piyanist ve besteci Clara Josephine Wieck (1819) tüm zamanların en iyi piyanistlerinden biri kabul edilirken, tarih onu ‘kocasının karısı’ olarak yazdı. Romantik Alman besteci Robert Schumann ile evlendikten sonra ‘Clara Schumann’ oldu. Pek çok otorite yeteneğine şapka çıkarırken ‘Robert Schumann’ın karısı olarak anıldı. Acı olan Clara Wieck ismiyle de ünlüyken, kütüğüne geçtiği bir erkeğin adının altında tüm yeteneğine rağmen ezilmesi.
Üstelik 1840’ta evlendiği Robert Schumann, akıl hastalıklarından çekiyordu ve on yıl sonra bir kliniğe yatırılmıştı. 1956 yılında ölmüştü. Clara bir yandan besteler yaptı diğer yandan konserler ve müzik eğitimi verdi. Frankfurt Yüksek Konservatuvarı’nda piyano öğretmeniydi.
Clara Schumann 61 yıllık konser kariyeri boyunca piyano konserlerinin format ve repertuvarında önemli değişikliklere öncülük etti. Robert Schumann’ın ‘Rückert Lied’lerinden op. 12, 4 ve 11 numaralılarını besteledi. Piyano eserleri, bir piyano konçertosu, oda müziği eserleri bırakmış ve pek çok yetenek yetiştirmiş olsa da ‘Robert Schumann’ın karısı’ tabirini ömrü boyunca ve öldükten sonra da aşamadı.

Ciddiye alınmak için erkek taklidi yaparak matematik çalıştı
Fransız matematikçi, fizikçi ve filozof Marie-Sophie Germain 1776’da Paris’te doğdu. Sophie Germain, ailesinin ve toplumun baskısı nedeniyle babasının kütüphanesindeki kitaplarla çalışarak kendi kendine matematik öğrendi. Aile baskısı derken odasındaki mumların toplanması, şöminenin yakılmaması gibi önlemler… Eğitimini Lagrange, Legendre ve Gauss gibi ünlü matematikçilerle mektuplaşarak tamamladı. Bu mektuplaşmalarda ciddiye alınmak için bir erkek adı kullandı.
Özellikle cebirsel sayı teorisi alanında çalıştı ve Fermat’nın son teoremi hakkında çalışan matematikçilere değerli bir kaynak sağladı. Sophie çalışmalarını pek yayınlamadı. Bulguları arkadaşı Adrien-Marie Legendre’nin çalışmalarında dipnotlar olarak yer aldı. Yazıları ve çalışmaları yıllar sonra keşfedildi ve sayı teorisine yaptığı katkılar hak ettiği değeri gördü. Elastisite teorisi alanındaki çalışmalarıyla 1816 yılında Paris Bilimler Akademisi’nin Akademi Ödülü’nü kazanan ilk kadın oldu. Ancak kazandığı ödülü o dönemdeki kurallar nedeniyle almaya gidemedi. Akademiye sadece erkek bilim insanları ve onların eşleri girebiliyordu. Hatta çalışmaları Akademi’de değer görürken hem erkek meslektaşları hem de onların eşleri tarafından dışlandı.

Fizik çalışması savaşın kaderini değiştirdi ama Nobel’den dışlandı
1878’de Viyana’da doğan Lise Meitner, 1906’da doktora araştırmasını tamamladıktan sonra Viyana Üniversitesi’nden fizik alanında doktora derecesi alan ikinci kadın oldu. Berlin’deki Kaiser Wilhelm Kimya Enstitüsü’nde fizik profesörü ve bölüm başkanı olarak görev yaptı. Almanya’da fizik alanında tam profesör olan ilk kadındı. Nazi Almanya’sında önce görevlerini kaybetti daha sonra kaçmak zorunda kaldı ve nihayetinde İngiltere’ye yerleşti.
Kaiser Wilhelm Kimya Enstitüsü’nde çalışan kimyagerler Otto Hahn ve Fritz Strassmann’ın nükleer fisyon keşfine katkı sağladı. İkilinin deneysel verilerini yorumlayarak fiziğini ortaya koydu. Nükleer fisyonun keşfi, II. Dünya Savaşı sırasında nükleer reaktörlerin ve atom bombalarının geliştirilmesine yol açtı. 1944 yılında Kimya dalında Nobel Ödülü, Hahn ve Strassmann’a giderken Lise Meitner ödülden dışlandı. Tabii ki bunun tek nedeni kadın olmasıydı. Birçok bilim insanı ve medya bunu ‘adaletsizlik’ olarak değerlendirdi.
Nobel Ödülü arşivine göre 1924-1948 yılları arasında kimya dalında 19 kez, 1937-1967 yılları arasında fizik dalında 30 kez aday gösterilse de hiçbir zaman bu ödüllere layık bulunmadı. Albert Einstein’ın ‘Alman Marie Curie’ olarak övdüğü Meitner, 1997’de 109 numaralı elementin ölümünden sonra meitnerium olarak adlandırılmasıyla onurlandırıldı.

DNA’nın yok sayılan ve ‘Nobel’siz kadın kahramanı
Rosalind Franklin, 1920’de Londra’da iyi eğitimli bir ailenin çocuğu olarak hayata atıldı. Cambridge Üniversitesi’nden fizikokimya dalında doktora yaptıktan sonra Paris’te bir laboratuvarda X-ışınları görüntüleme teknikleri üzerine uzmanlık yaptı. Londra’daki King’s College’da 1951 yılında Maurice Wilkins ile birlikte DNA yapısını araştırmaya başladı.
James Watson ve Francis Crick, 1953 yılında DNA’nın ikili sarmal yapısını ortaya çıkardı. Bu 20. yüzyılın en büyük bilimsel başarılardan biri kabul edilir. 1962 yılında fizyoloji ve tıp dalında bu başarı nedeniyle Nobel Ödülü aldılar. Fakat bu başarıda ve ödülde Rosalind Franklin’in çalınmış bir hakkı vardı.
Rosalind Franklin, DNA’nın moleküler yapısını yeni bir deneysel teknikle, olağanüstü bir netlikte görüntülemişti. Çalışma arkadaşı Wilkins, söz konusu fotoğrafı Franklin’in haberi olmadan James Watson’a göndermişti. İkili DNA çözümlemesini bu fotoğrafa borçluydu.
1956 yılında maruz kaldığı X ışınları nedeniyle Rosalind Franklin 38 yaşında kanserden öldü. Bundan 6 yıl sonra Nobel ödülü alan Watson ve Crick, konuşmalarında haksızlık yaptıkları bu kadının ismini dahi anmadı. Bir tek Nobel’i paylaştıkları, fotoğrafı sahibinden gizlice atan Maurice Wilkins, Rosalind Franklin’e konuşmasında atıf yapmıştı. Üç erkek de bir kadına karşı kurdukları kötülük ittifakından utandıkları yönünde bir açıklama hiçbir zaman yapmadı.

Önderliğini yaptığı çalışmalar erkek meslektaşlarına Nobel getirdi
Fiziğin bazı kanunlarını boşa çıkardı ama Nobel onu es geçti tıpkı pek çok kadını es geçtiği gibi. Chien-Shiung Wu 1912’de Çin’de doğmuş ve daha sonra ABD’ye yerleşmişti.
Radyoaktivite alanında önemli katkıları olan Wu,
Manhattan Projesi’nde çalışmış, gaz yayınımıyla (difüzyon) uranyum metalini U-235 ve U-238 izotoplarına ayrıştıran bir yöntem geliştirmiştir bir fizikçidir. Eşlem korunumu çürüten ve Wu’nun önderliğinde yapılan Wu Deneyi en önemli çalışmalarındandır. Bu, çalışma arkadaşları Tsung-Dao Lee ve Chen-Ning Yang’a 1957 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü getirmiştir ama Wu’yu es geçmiştir. Wu bir kadın olduğu için 1978 yılında Wolf Fizik Ödülünü almakla yetinmiştir.
Deneysel fizikteki ustalığı sık sık Marie Curie’ye benzetilir ve ‘Çinli Madam Curie’, ‘Nükleer Araştırmanın Kraliçesi’, ‘Fiziğin Leydisi’ gibi lakaplarla anılır.

Güzel, akıllı ve güçlü olduğu için öldürüldü
Yunan filozof, matematikçi ve astronom Hypatia (370–415) meşhur İskenderiye Kütüphanesi’nde felsefe, matematik ve astronomi üzerine dersler verdi. Yeni Platonculuk öğretisine bağlı olan Hypatia, Atina Akademisi’nin matematik geleneğine üyeydi. Doğayı; mantık, matematik ve deneylerle açıklamaya çalıştı.
Hypatia hem güzel hem akıllı hem de güçlü bir kadındı; rahatsızlık yaratması neredeyse doğaldı.
İskenderiye’nin en önemli iki figürü olan Vali Orestes ve İskenderiye Piskoposu Cyril arasında anlaşmazlıklara neden oldu. Vali Orestes’in dünyalar güzeli Hypatia’dan İskenderiye Kütüphanesi’nde matematik dersleri aldığı ve ona âşık olduğu biliniyor.
İskenderiye Piskoposu Cyril, Hypatia’nın vali ile arasını bozduğu ve siyasete karıştığı iddialarıyla halkı kışkırttı. Bir grup insan Hypatia’yı taşlayarak linç etmiştir ve ölmesiyle yetinmemiş bir de derisini yüzmüştür. Hypatia bu nedenle bilimin ilk kadın şehidi olarak da anılır.


