
“Allah çoluğundan çocuğundan çıkarsın” diye beddua ederler ya, hiç sevmem; çoluğun çocuğun günahı ne ki! Ataların cezasını çocuklar mı çeksin?
Beddua tutar mı bilmem ama ataların günah ya da sevaplarının tıpkı genler ya da hastalıklar gibi nesilden nesile geçtiğini örnekler ve bilimsel araştırmalarla anlatan bir kitap okudum ve çok üzüldüm.
Fransız psikolog Anne Ancelin Schützenberger’ın kaleme aldığı ‘Psikosoybilim-Aile yaralarını iyileştirmek ve kendini bulmak’ (Psychogenealogie-Guerir les blessures familiales et se retrouver soi) aile geçmişinin kişilerin psikolojisi ve yaşamındaki olaylar üzerindeki etkilerini anlatıyor.
Yaşamsal döngülerimiz, sebepsiz oluştuğunu sandığımız travmalarımız belki de atalarımızdan bize kalan bir miras…
Aile soyağacımızdaki insanlardan bazılarıyla aynı yaşta benzer hastalıkları geçirmek, aynı yaşta evlenmeler, aynı yaşta boşanmalar, aynı kazalar, aynı meslekler, ani kayıplar, yaşanan suçluluk hissi, travmalar belki de tesadüf değil de bir ata mirasıdır…
Schützenberger bu durumu ‘kuşaklar arası aktarım’ olarak tanımlarken, görünmez sadakatin altını çiziyor. Nedir bu ‘görünmez sadakat’? Kişiler farkında olmadan ailesine bağlı kalıyor, belki de adını bile bilmediği, hiç tanımadığı bir akrabasını temsil ediyor. Ve nesilden nesile aynı hikayeyi yaşayıp yaşatıyor.
Kitabın ana cümlesi: İnsan yalnız kendi hayatının değil, ailesinin geçmişinin de mirasçısıdır.
Kitapta anlatılan ‘Genososyogram’ yöntemi 7 ila 9 kuşak arasında kendi soyumuzun haritasını çıkarıp ailede tekrar edilen kalıpların görünür hale gelmesini sağlıyor. Böylece ailedeki ölüm, hastalık, evlilik, boşanma, göç, iflas, istifa, iftira, aile sırları yani ‘susulanlar’ ve tutulmamış yaslar gibi aklınıza gelen tüm önemli olayların haritalarını çıkarıp karmaşık aile ilişkilerine de anlam kazandırıyor.
Şimdi ben sülalemde gürültü veya yüksek sesle ilgili kim ne yaşadı da travması bana kaldı, onu bulma peşindeyim!

Kedileri Anlamak O Kadar Da Zor Değil
Telefonu elime alınca Asyalıların TikTok’ta paylaştıkları sevimli maymun videolarından çıkamıyorum. Aynı şeyi onların da bizim kedi videolarında yaşadıklarından eminim. Özellikle İstanbul, kültürel mirası, tarihi yapıları, eşsiz görselliği yanında artık sokak kedileriyle de dünyaca ünlü. Bu hayvanlar gerçekten nev’i şahsına münhasır; anlamak zor. Her birinin karakteri bambaşka. Tıpkı insan gibi, aynı annenin doğurduğu evlatlar bile mizaç olarak birbirinden farklı.
Mahalle sakinlerimizden (İstanbullular için durum bu; bizim kadar kediler de o mahallenin yaşayanı) Kırpık Hanım yemeğin kaba döküldüğünü duyduğu anda yemek saati olduğunu anlar, gelir. Önce usulca kendisini sevdirir ardından nazikçe tabağındaki yemeğini bitirir ama kardeşi Duman Hanım öyle mi! Yemek sesinin duyduğu anda gelir etrafta kim var kim yok dağıtır ve kendi tabağıyla yetinmez, herkesin önündekini yer. Ayrıca kendisine dokunulmasına ya da yönlendirilmesine kesinlikle izin vermez.
“Keşke kedileri anlamanın ve anlaşmanın bir yolu olsa” diye düşünürken, hayvan davranışı ve psikiyatrisi üzerine uzmanlaşmış Veteriner Claude Beata’nın ‘Kedi Psikolojisi’ (The Interpretion of Cats) kitabını aldım. Bilimsel olmasına rağmen anlaşılır cümleler ve örneklerle kaleme alınan kitap, kedilerin insanlarla kurduğu ilişkiye ışık tutuyor. Daha da ötesi, kedilerin davranış bozukluklarının temeline iniyor ve enteresan bilgiler veriyor. Örneğin,kedi miyavlamasının yetişkin kediler arasında bir haberleşmeden çok insanlara yönelik olması beni şaşırttı. Bir de kedilerdeki o inadın karşısındakini sinir etmek için değil doğaları gereği olması içime su serpti. Ayrıca, gelip de bacağımıza yüzünü gözünü süren kediler, “Çabuk beni sev” değil de “Sen benim alanımın ve sosyal grubumun bir parçasısın” diyormuş. Yani aslında kendi dilinde beni hayatına kabul ediyormuş…
‘Kedi Psikolojisi’ yalnızca kedi sahipleri için değil, hayvan davranışlarını öğrenmek ve anlamak isteyenler için hele de İstanbul’da yaşayanlar için bir hayli faydalı bir kitap.


