YAZARLAR

Akıl Hastanesinde Gönüllü Kalan Sanatçı / Demet Cengiz

Bir kadın düşünün, 44 yaşında gönüllü olarak kendini bir akıl hastanesine aldırıyor. Dünyanın gıptayla izlediği bu kadın, dünyayı puantiyelerle görüyor. Japonya’dan çıkan en önemli sanatçılardan biri olan Yayoi Kusama gündüz 3 katlı atölyesinde çalışırken geceleri bir klinikte uyuyor. 14 Ağustos 2026’da, 97 yaşında dünyaya veda eden ‘Puantiye Kraliçesi’nin sıra dışı kişiliği ve öyküsü…

Yayoi Kusama 22 Mart 1929’da Japonya’da dünyaya geldi. Doğduğu Matsumoto, Nagano’yu iki kez ziyaret etme şansı bulmuştum. Japonya’nın dağlık bir bölgesi ve iki nehrin buluştuğu yer kaplıcalarıyla ve kış sporlarıyla ünlü.

Yayoi varlıklı bir ailenin dördüncü çocuğu olarak doğdu; iki ağabeyi ve bir ablası vardı. Tüccar aile fidanlık ve tohum çiftliği işletiyordu. Babası çapkınlıklarıyla ünlü, gözü hep dışarıda olan bir adamdı. Belki de çocukluğunun en büyük yarası, babasının annesine uyguladığı duygusal şiddetti. Bu yüzden küçücük yaşında annesinin casusu olmuştu. Evden çıkan babasını gizlice takip eder ve onun çapkınlıklarını gözetlerdi. Bu hafiyelik görevi küçük bedenini de henüz dünyayı tam olarak kavrayamayan zihnini de derinden sarstı. Cinsellikten ömrü boyunca tiksindi ve dünyayı puantiyeler eşliğinde görmeye başladı.

Travmatik Çocukluk

Daha ilk okuldayken takıntılı bir biçimde balkabağı çizmeye başladı. Ve 10 yaşından itibaren dünyada var olan her insanın, her nesnenin, her canlının üzerinde puantiyeler görmeye başladı. En durağan nesneler bile onunla akışkan bir biçimde konuşuyordu. Yayoi gördüğü bu hareketli dünyayı hep çizdi, hep çizdi. Elbette katı kuralların geçerli olduğu evlerinde resme de hayallere de yer yoktu. Annesi resim yapmasından nefret eder, onu çizim yaparken yakalarsa azarlar, resim defterlerini ve boyalarını çöpe atardı. Sıklıkla da döverdi. Babasını gizli gizli izlediği gibi resimlerini de bir süre kimse görmeden yaptı. Ama öylesine takıntıyla resim yapıyordu ki yakalanmaması imkânsızdı.

Travmatik çocukluğu ve halüsinasyonları sanat tarzının temelini oluşturdu. Bir söyleşisinde balkabağı takıntısının kaynağını açıkladı. Çocukken dedesiyle birlikte bir hasada gitmişti ve orada gördüğü balkabağından çok etkilenmişti. Kimsede hayranlık uyandırmayan bu büyük sebzeleri büyüleyici, hoş formlu ve cömert bulmuştu. Her şeye rağmen bu koca sebzeler gösterişsiz bir doğaya sahipti.

Ergenliği İkinci Dünya Savaşı’na denk gelmişti ve fabrikada paraşüt yapmakla görevlendirilmişti. O dönemi, Amerikan bombardıman uçaklarının korkutucu sesleri ve sirenler arasında geçen karanlık günler olarak andı.

Yok Olan Benlikten Sanata

Çocukken her gün gördüğü nehir yatağını kaplayan pürüzsüz beyaz taşların, puantiyelere karşı duyduğu tutkunun kaynağı olabileceğini de söylemişti.

Canlı halüsinasyonlarını ışık parlamaları, hâleler ve yoğun nokta kümeleri olarak tanımladı. Bazen çiçekler onunla konuşuyordu. Bazen kumaş desenleri bir anda canlanıyor, çoğalarak onu yutuyordu veya yok ediyordu. Benliği yok oluyordu. ‘Kendini yok etme’ (self-obliteration) olarak adlandırdığı bu süreçleri sanat kariyerine taşıdı. Ailesinden ve kendi zihninden kaçmanın tek yolu olarak sanatı bulmuştu. Kendi zihninden kaçıyordu güya ama ömür boyu zihninin ona oynadığı oyunları çizdi. Sanatı hep “Benim ilacım” diyerek sahiplendi.

Pop, Hippi, Avangart

Yayoi Kusama ailesinin tüm itirazına rağmen Kyoto Şehir Sanat Üniversitesi’nde bir yıl boyunca Nihonga (Japon resim tarzı) üzerine eğitim aldı. Ancak bu geleneksel Japon sanatından çabuk sıkıldı. Avrupa ve Amerikan sanatına ilgi duymaya başladı. İlk sergilerini Japonya’da açtı.

Annesiyle en büyük çatışmalarından biri, 28 yaşına gelmesine rağmen ablası gibi evlenmemesi üzerine yaşandı. Tıpkı kendini yok eden sebzelerin üzerine gittiği gibi Japonya’ya atom bombası atan ABD’ye yerleşmeye karar verdi. 1958 yılında New York’a yerleşti. Amerikan soyut dışavurumculuğundan ilham aldı. 1960’larda pop art hareketinin, New York’un avangart sanat ortamının bir parçası oldu. Başkaldıran hippi kültürünü benimsedi ve çıplak katılımcıların parlak renkli puantiyelerle boyandığı pek çok ‘happening’ (anlık performans) etkinliği düzenleyerek kamuoyunun dikkatini çekti. Çıplak bedenler savaşa karşı, barışı ve aşkı temsil ediyordu. Eserleri, Andy Warhol ve Claes Oldenburg gibi çağdaşlarını etkiledi.

Ağırlıklı olarak heykelleriyle ve enstalasyonlarıyla bilinen bir sanatçıya dönüştü. Resim, performans sanatı, video sanatı, moda, şiir, kurgu ve diğer sanat dallarında da faaliyet gösterdi. Kavramsal sanat temelli çalışmaları; feminizm, minimalizm, sürrealizm, art brut (ham sanat), pop art ve soyut dışavurumculuk gibi akımların özelliklerini taşıdı. Eserlerini otobiyografik, psikolojik ve cinsel içeriklerle de harmanladı. Hem cinsellikten tiksiniyor hem de bu konuda aşırılığa gidiyordu. Dünya çapında bir fenomene dönüştü.

‘Silinmişlik Odası’

Yayoi Kusama’nın en çok ses getiren projelerinden biri “Silinmişlik Odası” oldu. İçindeki eşyalarla birlikte tamamen beyaza boyanmış bir odayı ziyaretçilere açtı ve farklı boyut ve renklere sahip puantiyeleri diledikleri bir yere yapıştırmalarını istedi.

1973’te ülkesine döndü ve gönüllü olarak bir akıl hastanesine yerleşti. Roman, şiir ve otobiyografik kitaplar yazarak edebi bir kariyer başlattı. Gündüz saatlerce atölyesinde çalışıp, geceleri uyumak için kliniğe gitti.

1980’lerde sessizleşen sanatçı 1990’larda yeniden uluslararası popülarite elde etti. Dünyanın önde gelen sanat müzelerinde, bienallerinde, sergilerinde aranan isim oldu. Louis Vuitton ile özel çalışma yaptı. Moda dergilerinin kapaklarına taşındı.

Utanç Nesnesi Adına Müze

2001’de Asahi Shimbun gazetesi tarafından verilen Asahi Ödülü, 2003’te Fransız Ordre des Arts et des Lettres nişanı, 2006’da Japon Sanat Birliği’nin 18. Praemium Imperiale Ödülü dahil olmak üzere çok sayıda ödüle değer görüldü.

1960’lardaki aşırılığıyla Japonya’da bir utanç nesnesine dönüşen, mezun olduğu okullardan adı silinen Yayoi Kusama, 2017 yılında Tokyo’da adını taşıyan bir müzenin açılışıyla onurlandırıldı.

Yayoi Kusama 2012 yılında verdiği bir röportajda şunları söylemişti:

“Her gün ağrı, kaygı ve korkuyla mücadele ediyorum; hastalığımı hafifleten tek yöntem ise sanat üretmeye devam etmek oldu. Sanatın izini sürdüm ve bir şekilde, yaşamama olanak tanıyacak bir yol keşfettim.”

Ona Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), şizofreni ve psikotik belirtiler gösteren bipolar bozukluk gibi çeşitli tanılar kondu ama ne yaşamın sertliğiyle ne de kendisine konulan tanılarla pek ilgilenmedi.

Dünyanın en çok satan kadın sanatçıları arasındaydı ve Sotheby’s’in 2023 yılındaki en iyi 50 sanatçı listesinde 19. sırada yer aldı. Dış dünyadaki bu rakamların ve takdirlerin farkındaydı ama içindeki dünyada bunların hiçbir önemi yoktu. İçi puantiyelerle ve balkabaklarıyla doluydu.