
7 Mayıs’ta Schneidertempel Kültür Merkezi’nde açılacak “Sébah&Joaillier, Tepta’nın Işığında” sergisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli fotoğraf stüdyolarından, 169 yıllık Sébah&Joaillier’nin arşivini, 35 yıldır sanat ve tasarım alanlarında aydınlatma projeleri geliştiren Tepta Aydınlatma’nın yaklaşımıyla bir araya getiriyor. Sergiyi, hayata Pascal Sébah’ın meşhur cümlesi; “Işığın sihri sayesinde, sevilenler asla kaybolmazlar”’ ile geçiren Joaillier ailesinin beşinci kuşak torunu, yazar, araştırmacı ve koleksiyoner Fabrizio Casaretto’ya göre, ‘ışık ile fotoğraf, aslında birbirini tamamlayan, beraber olan iki kavram’.
Fotoğrafın ışıkla kurduğu temel ilişkiyi odağına alan özgün bir sergi, 7 Mayıs ve 30 Haziran arasında İstanbul Galata’daki tarihi Schneidertempel Terziler Sinagogu’nda hizmet veren kültür merkezinde (schneidertempel.org) kapılarını açıyor.
“Sébah&Joaillier, Tepta’nın Işığında” isimli sergi, Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli fotoğraf stüdyolarından, 169 yıllık Sébah&Joaillier’nin arşivini, 35 yıldır sanat ve tasarım alanlarında aydınlatma projeleri geliştiren Tepta Aydınlatma’nın yaklaşımıyla bir araya getiriyor.
Joaillier ailesinin beşinci kuşak torunu, stüdyonun günümüzdeki kültür mirasının taşıyıcısı (https://www.sebahjoaillier.com/) koleksiyoner, araştırmacı ve yazar Fabrizio Casaretto’nun imzasını taşıyan sergi, fotoğrafın yalnızca bir belge üretme aracı değil, aynı zamanda ışık aracılığıyla zamanı görünür kılan bir hafıza biçimi olduğunu yeniden düşünmeye davet ediyor.
Temelleri 1857 yılında Pascal Sébah tarafından atılan stüdyo, Polycarpe Joaillier’nin katılımıyla “Sébah&Joaillier” adını alması ardından, İstanbul’un mimarisini, sokaklarını, insanlarını ve gündelik yaşamını, dönemin oryantalist bakışıyla birlikte ele alarak geniş bir görsel repertuar oluşturmuş bulunuyor.
Sébah&Joaillier’nin fotoğraflarında yer alan mekânların bir kısmı bugün artık mevcut değil; portrelerde görülen kişiler ise çoktan tarihe karışmış bulunuyor. Buna rağmen bu görüntüler, taşıdıkları netlik ve yoğunlukla güçlü bir varlık hissi yaratmaya devam ediyor.
Sergi, tam da bu noktada, var olan ile artık var olmayan arasındaki ince sınırı görünür kılıyor. Etkinlik, bu arşivi Tepta Aydınlatma’nın ışık kurgusuyla bir araya getirerek, fotoğraf ile ışık arasındaki ilişkiyi ‘mekânsal bir deneyim’e dönüştürüyor.
Işık burada yalnızca görüntüyü aydınlatan bir unsur değil; geçmişin izlerini bugüne taşıyan, görsel hafızayı yeniden katmanlandıran bir araç olarak konumlanıyor.
Yazar, araştırmacı, koleksiyoner Casaretto aynı zamanda, 2024’te, İş Bankası Kültür Yayınları etiketiyle basılan “Aile Arşivinden Sébah&Joaillier Fotoğrafhanesi” adlı koleksiyonundan görseller bulunan kitabının ardından 2025’te Can Yayınları / Mundi etiketiyle basılan, Levanten kökenli Joaillier’lerden Casaretto’lara uzanan uzun, tarihsel soy ağacının dramatik hikâyesini işleyen, “Sarayın Gözleri” isimli biyografik romanıyla da tanınıyor.
Schneidertempel Sanat Merkezi, Pazartesi günleri dışında her gün 11:00 ve 18:00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor.
Biz de hal böyle iken, Sn. Casaretto ile sergiyi, arka planını ve kişisel okumalarını Arkas News okurları adına masaya yatırdık:
Sébah&Joaillier, Tepta’nın Işığında” projesinin kavramsal ve teknik tasarımı nasıl doğdu ?
Fabrizio Casaretto: Böyle bir sergi yapmayı, Tepta Aydınlatma sahibi arkadaşım Sn. Bay Robi Ebeoğlu ile epeydir konuşuyorduk. Schneidertempel, bir sergi yapmak üzere kendisine yaklaşık iki aylık bir süre verdi. Bu süreçte, bana ‘gel beraber sergi yapalım,’ şeklinde bir kapı açtı. Hemen bir kavram; Tepta Aydınlatma, bildiğiniz gibi ışıklandırmaya ilgili bir firma ve fotoğraf ise ışıkla elde edilen bir üründür. Konsepte uygun Pascal Sébah’ın meşhur cümlesi; “Işığın sihri sayesinde, sevilenler asla kaybolmazlar”’ı kullanmaya karar verdik. Nitekim ışık ile fotoğraf, aslında birbirini tamamlayan, beraber olan iki kavramdır.
Fotoğrafın hem kişisel, hem sivil ve hem de resmi bir tanıklık kaynağı olması, Doğu’ya gelen gezgin – seyyar fotoğrafçıların izleri, bu aygıtı zamanla gazetelerin de besin kaynağı olarak, bir ‘medya’ olarak mı dönüştürdü ?
Fotoğraf 1826’da doğdu ve 1840’larda, çok çabuk bir şekilde gezgin fotoğrafçılar da Osmanlı’ya geldi. Çünkü, Osmanlı’nın bilinmeyeni, gizemi söz konusu olunca, gezgin fotoğrafçılar da fotoğrafı bu bilinmez dünyayı açabilecek bir ürün olarak gördüler.
Nitekim, sadece Osmanlı değil; daha da ileriye, Asya kıtasına da yayılarak, oralardan da görüntüleri Avrupa’ya taşıdılar. Bu Osmanlı’da da çok ilgi çeken bir mecraydı. Fotoğrafların başta medyada kullanılacağı gibi bir düşünce de yoktu. Zamanla bu da gelişti ve 1800’lü yılların sonlarına doğru, fotoğraflar magazinler, gazetelerde de basılmaya başlandı. 1895 yılı itibariyle fotoğraflı kartpostallar da basılmaya başlandı ve daha ucuz olan bu şekilde, görüntüler bütün dünyaya yayılmaya başladı.
Sébah&Joaillier’nin yansıttığı Constantinopolis ile günümüz İstanbul’u arasındaki benzerlik ve aykırılıkları, eleştirel ve coğrafi, mimari ve sosyal olarak bizimle paylaşır mısınız ?
1857’den günümüze İstanbul tabii ki çok değişti. Constantinopolis ile İstanbul arasında, görsel olarak, mimari ve sosyal açıdan çok farklılıklar var. İnsanların kıyafetleri, hem de günümüze artık ulaşamamış birçok mekân, bina ve bölgenin fotoğrafları günümüze geldi. Tabii bunların her biri de bugünün kültür mirası.
Bu fotoğrafların, o zamanlar bu derecede önemli fotoğraflar ve derinde birer ‘eser’ olacaklarını, çektiklerinde henüz bilmiyorlardı. O zamanlar, özellikle yabancılara yönelik dış mekân fotoğrafları çekerlerdi. Geliri biraz daha orta veya yüksek aileler, stüdyoda portre veya aile fotoğrafları çektirirlerdi. O günden bugüne, bu fotoğraflar aslında geçmişe dönük birer kanıttır, kayıttır. O günlerin, o anların günümüze gelişidir.
Serginin de vurguladığı ve fotoğrafçılar ile ressamlara hakim ‘Dönemin Oryantalist Bakışı’ üzerine olumlu ve olumsuz analiziniz varsa alabilir miyiz ? Bu bakış günümüz kültür ve sanat sektörüne halen hakim midir?
Oryantalizm için, Sébah&Joaillier Stüdyosu’nun ‘motto’larından biri ‘Yabancılar için ne merak uyandırabilecekse, o çekilmelidir’ denebilir. Bu da oryantalizmi ön plana çıkarır. Zira yabancılar, sadece sokaklarda değil, aynı zamanda onu stüdyoda da canlandırmak istiyorlardı. Sébah&Joaillier’dekiler de, dekorasyonlar talep ederek, ‘Saray’ ve ‘Harem’ kısımlarında, benzer dekorları stüdyoda yaparak, stüdyoya gelen yabancı insanların fotoğraflarını o şekilde çekerlerdi. Avrupa’da ve Amerika’da oryantalizmi çok merak ettikleri için bu fotoğraflar da çok rağbet görürdü. Böylece de fotoğraflar dünyanın her tarafına dağıldılar.
Halen müzayedeleri takip ettiğim için, dünyada yaklaşık 75, 80 noktada alım yapmış bulunuyorum. Bunu da 15, 20 ülkeye çok rahat bölebiliriz. Buradan, oryantalizmin dünyada çok rahat yayıldığını da görebiliyorum.
Bu yüzden Sébah&Joaillier Stüdyosu için, oryantalizmi en iyi temsil eden, belki de bunu en iyi yapan stüdyo denebilir; ki tarihçiler açısından da, adı Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki en önemli fotoğraf stüdyosu olarak geçiyor.
Peki bu fotoğraflar, onları alanlarda bir hayal kırıklığı yarattı mı?
Zannetmiyorum. Çünkü her türlü detaya hâkim değillerdi, bu yüzden de en ufak bir detay onlar için oryantalizmin bir göstergesiydi. Daha çok olumlu bir bakış açısı yarattığını düşünüyorum. Sahnelerdeki nargileler, kilimler, halılar, müzik aletleri vs. hepsi değişik geliyordu. Kaldı ki bu fotoğrafların sokak sahnelerinde Avrupai olanları da görüyorlardı. Bu da dönemin Constantinopolis nüfusunun yarısının ‘gayrimüslim’ olmasından kaynaklanıyordu. Fesli erkekler, kapalı kadınlar içinde birçok Batı kıyafetli insanlar da vardı. Bütün bunlar yurt dışındaki oryantalist meraklılarını cezbediyordu.
Sergi hangi örneklerle kurgulanmıştır ? Kendi içinde tarihte ilk kez görülebilecek çalışmalar var mıdır ?
Koleksiyonumdan 54 fotoğraf seçtik. İki tane de panorama asacağız. Küçük bir vitrin camekân içinde, birtakım kartpostallar ve yazışmalar gibi ürünler olacak. Fotoğraflarda farklı konulara değinmek istedik; ama sadece İstanbul. Yani Ege bölgesinde veya Bursa’da çekilen fotoğraflar yok. Sokak tipleri, farklı mekânlar, manzaralar, insan grupları gibi çalışmalar yaptık.
Tarihte ilk kez görülecek çalışmalar var mı bunu günümüzün iletişim çağında tahmin etmem zor, ama, ihtimal yüksek diyelim. Koleksiyonumda en son olarak elime geçen fotoğraflardan bazıları da burada. Bir fotoğraf benim koleksiyonuma ne kadar yeni giriyorsa, o kadar da nadir demektir. O yüzden ilk defa görülebilecek karelerin de olduğunu tahmin ediyorum.
Fotoğrafların saptadığı meslekler, cinsiyet algıları, sosyal statüler ve mimari anıtsallıklar dışında, size göre geleceğe bıraktığı başka önemli unsurlar varsa alabilir miyiz?
Yaptığım sunumlarda da bu tip konulara değiniyorum. Dikkatli baktığınız zaman, o insanlar o fotoğraflarda o kadar çok net duruyorlar ki, birazdan kapıdan girecekler gibi düşünüyoruz. Hani, sanki ‘varlar ama yoklar’. Aynı şekilde, mimari anlamda bazı yerlerdeki binaların ve anıtların bugün var olmadığını görüyoruz. Bunun haricinde o günkü yaşam tarzı, ya da o günkü yeşil alanlar gibi, artık var olmayan, özellikle Kâğıthane ve Boğaz bölgelerinin şaşırtıcı derecede değiştiğini, insanlar fark edebiliyorlar.
Yeni cam negatifler, farklı kadraj ve mizansen – hile teknikleri ve sürekli alınan ulus aşırı siparişler, hazırlanan sergiler ve albümler, çıkılan yurt dışı projeler, stüdyoyu bir ‘güncel sanat atölyesi’ gibi görmemize bile yol açıyor diyebilir miyiz ?
Fotoğraf zaten sanat olarak başladı. Ondan sonradır ticariye dönüştü. İlk portre fotoğrafları, aslında o zamanki ressamların çizdiği portrelerin yerini almaya başladılar. Zamanla gelişti ve artık portre resim çizen pek kalmadı denilebilir.
O günlerde fotoğraf portreler bir hatıra olarak kalması için yapılmış çalışmalardı, sonradan vesikalık gibi ihtiyaçlar yaratıldı kimlik tanımı açısından.
Stüdyonun ürettiği ürünler günümüze kalan birer hazinedir. Ben daha çok teatral bir mizansen olan stüdyo çekimlerini tercih ediyorum, düz çekimleri değil. Diğer dış mekân görüntülerden, fotoğraf harici ürünlerden bulmak kolay değildir. Meselâ bunlar cam pozitife çevrilerek ‘slayt gösterisi de yapılabiliyordu. Fotoğraflar aynı zamanda ihtiyaca göre farklı boyutlarda da basılabiliyordu. Fotoğraf ticariye dönmeye başladığı için farklı uygulama alanları da gelişiyordu, maddi getirisi yüksekti. Bunların hepsi keşif ve üretim çerçevesinde birer sanat eseri olarak günümüzde yer alabiliyorlar.
Fotoğrafların telif hakları adına korunabilmesi ve popüler kültür araçlarıyla çok sayıda kişiye ulaştırılması adına (posterler, özgün baskılar, kartpostallar, hediyelikler vs.) yaklaşım ve talepleriniz nedir ?
Telif hakkı konusu biraz ince bir nokta. Şöyle ki: Zaten fotoğrafta 70 senelik bir süreç var. Fotoğrafın üretiminden ve fotoğrafı çekenin, sahibinin, ölümünden 70 sene sonra, o telif hakları rafa kalkar.
Fakat elinizde bir fotoğraf varsa, bunu da kullanmak isteyen biri varsa, ona telif hakkını verebilirsiniz. Özellikle o fotoğraf tek ise bütün haklar sizindir çünkü size aittir; koleksiyonumda öyle olduğunu bildiğim ‘tek’ fotoğraf çok vardır.
Şöyle ki birisi bir yerde elinizde olan bir fotoğrafı kullanıyorsa, bu fotoğraftan birkaç orijinal baskı yapılmış olabilir, orijini iyi anlamak gerekir, bu durumda telif hakkı söz konusu olmaz.
Burada önemli bir noktaya değinmek isterim: öğrenci olsun, üniversite araştırmacısı olsun, bu tip ticari olmayan taleplerde fotoğraflarımın kullanımına izin veriyorum, koleksiyonumdan olduğunu belirtmelerini rica ediyorum sadece.
Ama, ticariye döndüğü zaman durum farklı. Sébah&Joaillier’in isim hakkı bendedir, tescil ettirdim. Aynı şekilde diğer önemli bir stüdyo olan Abdullah Frères fotoğrafhanesinin de isim hakkını tescil ettirdim. İkisinin de kullanım hakkı bende. Bu yüzden, biraz da fotoğrafhanenin markasını koruma altına almış oluyorum.
Meselâ 5 farklı fotoğrafla bir puzzle serisi yaptırdım. Bu gibi durumlarda markayı rahat kullanabiliyorum. İnternet web sitemde, koleksiyonumdaki bütün fotoğraflar ve dijitalde de edindiğim fotoğrafları bulmak mümkündür. Bu, stüdyo ile ilgili dünyadaki en geniş elektronik arşivdir de. Fiziksel koleksiyonum da artık dünya çapında tanınıyor. Bularla beraber farklı efemera, farklı ürünler de mevcuttur. İsteyenler www.sebahjoaillier.com adresinden ulaşabilirler. Site üzerinden, e-posta atıp ulaşıp akademik ve mimari açıdan fotoğraf talep edenler oluyor.
Stüdyonun zaman içinde yeni ortak ve isimlerle tarihe inat ile 1857’den beridir, 1970’lere dek var oluşunu sosyal ve kültürel açıdan nasıl yorumluyorsunuz ?
Zamanla, stüdyoda farklı isimler ve ortaklıklar oldu evet. Sébah ile başladı, Joaillier 1885’de ortak oldular, bir sene sonra Sébah vefat etti. 1904’te de Joaillier vefat etti. Çocuklar kısa bir süre devam edebildiler ki, 1909’da stüdyoyu mimar Antonio Perpigniani satın aldı ve Sébah ile Joaillier aileleri artık oradan koptular. Bir sene sonra da kendisi vefat edince, stüdyoyu orada müdür olarak görev yapan Hagop İskender devraldı.
Latin harflerin Türkçe’de devreye girmesiyle, stüdyo Türkçe harfleri kullanmaya başladı. Sébah’a saygıdan dolayı, stüdyonun ismi Foto Sabah olarak değiştirildi; bu değişim teklifi o günlerdeki ortaklardan İsmail İnsel’in dostu Hasan Ali Yücel tarafından yapılmıştı.
Stüdyo 1974’te, 117 yılı aşan bir süreç ardından ciddi tarihi izler bırakarak kapandı.
Bütün bu değişimler hayatın akışıydı, Osmanlı sosyal tarihini de yansıtan bir durum oldu; gayrimüslimlerin yoğun olduğu bir zamandaki ortaklık yapısından nüfuslarının azalmaya başladığı ve neredeyse yok olmaya yüz tuttuğu zamanlara bir akış.
Erken yaşta vefat edip, İstanbul Pangaltı’ya Sn. Sébah ile tarihsel bir yazgı ile defnedilen Sn. Joaillier’nin mezar taşından, fotoğrafçılığın ne kadar emek isteyen bir meslek olduğunu da anlıyoruz. Bu konudaki yorumunuzu koleksiyoner ve varis olarak alabilir miyiz?
Joaillier vefat ettiğinde sadece 58 yaşındaydı. Mezarındaki yazıdan, mesleki hayatında ne kadar yorulduğunu okuyoruz. Tabii, fotoğrafçılık bugünkü gibi, öyle cep telefonumu alayım, ayarlayıp düğmeye basayım ayarında, bir dakikada bin tane fotoğraf çekimi değildi.
Sébah&Joaillier’nin 1930 tarihli kataloğunda, yaklaşık 1600 tane fotoğraf sıralanmış olduğunu görüyoruz. O günlerde, o şartlarda bir fotoğraf çekmenin ne kadar zor olduğunu, hava şartlarının iyi tutturulması, seyyar karanlık odanın beraber götürülmesi, tüm kimyasalların taşınmasının ne kadar büyük bir teferruat olduğunu düşünebilirsiniz. O günkü bin fotoğraf, belki bugünkü birkaç milyon fotoğraftır. O yüzden, hakikaten çok değerli eserlerdir. Bunları çekip, günümüze kadar getirdiler. Evet, yoruldu mu? Yorulmuş benim büyük büyük dedem.
Bu konuyla ilgilenmeye 30’lu yaşlarımda başladım. Belki onlar kadar yorulmuyorumdur ama, hakikaten beyinsel, zihinsel olarak nerede ne var, ara bul, irtibata geç, bir fotoğraf gelince onu koleksiyona, arşive alıp sıralamak, gerektiği zaman temizlemek, bütün bunlar da aynı zamanda uğraş. Tabii ki yaşatmaya çalışıyorum, hoşuma giden bir miras ve hobi karışımı uğraş gerçekleştiriyorum. Aileden biri olmak tabii benim için farklı bir avantaj olmuştur her zaman.
1857’de Tomtom Sokak No.10’da kurulmuş stüdyoya yolları düşen Osmanlı kıdemlileri (Örnek: Osman Hamdi Bey) ve resmi kişilikleri üzerinden, “Hafıza – i Beşer”in tabir ve tarifinin yine Osmanlı’yı zengin kılan biricik azınlığın (Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler, Levantenler ve.) biricik tecrübeli bakışıyla vücut bulmuş olması (Örneğin: Regis Delbouf, Osmanlı kıyafetli stüdyo portresi) pek ironiktir. Bu konudaki okuma ve örnekleriniz nelerdir ?
Stüdyonun farklı kişilerle muhataplığı olmuştur. Özellikle Sébah’nın, Osman Hamdi Bey ile arkadaşlığı, ona Saray kapılarını açtı. Sadece sultanların değil, veliahtların, aile fertlerinin de fotoğraflarını çekti. Bazı çalışmaları da, Saray siparişleri gibi, yapma imkânı buldu ki, 1873 Viyana fuarı için hazırlanan Elbise-i Osmaniye kitabının fotoğraflarını çekmek Sébah’a nasip oldu. O kitap ciddi bir tarihi eser, çok nadir bir kitaptır.
Yine mektepler ve öğrencilerinin fotoğraflarının yer aldığı, II. Abdülhamid albümlerine dahil olan fotoğrafları bulunur. Bu tip özel çekimler ve paşalar da oldu. Bunlar fotoğrafhaneye ek değer ve prestij kattı.
Sultan II. Abdülhamid’in sanat ve kültüre ilgisinin geç Osmanlı’da fotoğrafa ve arşivciliğe etkisi üzerine gözleminiz nedir ?
II. Abdülhamid için fotoğraf çok önemliydi; hatta devleti de fotoğraflar sayesinde daha rahat yönetiyordu diyen tarihçiler de mevcut. Çok fazla sayıda fotoğraf çektirtti. Sarayından fazla da çıkmazdı. Bugünkü Osmanlı arşivlerinde Abdülhamid koleksiyonu diye adlandırılan kısımda 918 albüm içerisinde yaklaşık 36.500 fotoğraf olduğu belirtilmektedir. Bunların küçük bir kısmı Sébah&Joaillier’e aittir. Bunların dijitalde açık olanlarını Kütüphanede görme imkânım da oldu. Her stüdyodan çektirilen de var, isimsiz imzasız binlerce fotoğraf da var. II, Abdülhamid, bu fotoğraflarla birlikte biraz da sosyal hayatın nasıl gittiğini, inşa edilen farklı yerlerin de gidişatını, oralara gitmeden görebiliyordu. Fotoğrafı çok kullanan bir Sultan oldu kendisi; arşivleri de bir bakıma dünya mirası denilebilir.
Günümüz fotoğraf üretim pratiklerinin karşısına bu siyah beyaz cam negatiflerin ‘rüya etkili kalitesini’ koyunca hissettikleriniz nelerdir ? Özellikle ‘kartpostal’ büyüklüğünün günümüz telefon büyüklüğüne yaklaşması ve insanların telefon yazılımlarıyla birer fotoğraf stüdyosu gibi davranmaya başlamaları hakkındaki fikirleriniz nedir ?
Bu fotoğrafların kalitesi ile ilgili soru geldiği zaman, her zaman detaylandırırım. Çünkü çok önemli bir nokta bu. Fotoğrafların dünyaya daha çok yayılması, kartpostallar sayesinde oldu. Kartpostal daha ucuz bir nesne olarak, tüm dünyada bir çok coğrafyayı dolaşmaya başladı ve Sébah&Joaillier’nin de ismi bu sayede çok daha fazla yayıldı. Yaptıkları girişimler, çok önemliydi. Sébah&Joaillier fotoğrafları diğer Osmanlı fotoğrafhanelerinden kartpostallarda çok daha fazla kullanıldı, bu konuda kitabımda uzmanından yazı vardır.
Fotoğrafların kalitesine gelirsek, taşbaskı olunca, bu kalite fotoğrafta biraz düşüyor. Fakat, bildiğimiz albümin / gümüş baskılarda bu çok daha farklıdır. Albümin, antik ve daha hoş, sepya olan bir baskıdır; ki benim de tercihimdir. Bu tip baskılarda, yumurta akıyla o günkü pamuk bazlı kâğıtların üzeri kaplanıp,daha düz bir yüzey elde ediliyordu. Üzerlerine gümüş bazlı ışıkta kararan kimyasalları da eklenirdi. Yani aslında her bir molekül bir pixel, ama çok çok daha küçük. Bugünkü teknoloji o günkü netliği yakalayamaz! Çünkü en sofistike, profesyonel fotoğraf makinesinde bile pixel sayısı bellidir. Aynı durum renk adedi ile ilgilidir. En yeni dijital makinede bile renk adedi sınırlıdır. Albümin baskıda ise ışığın altında kalan her saniye, belki gözle görülemiyor, ancak farklı bir renk elde edilmektedir, yani sonsuz.
Bu da kanıtlıyor ki, o günkü koşullarda, molekül bazında bir renklendirme ve şekillendirme olduğu için, o fotoğraflar dijital pikselden çok daha detaylıdır ve renklidir. Çok yüksek çözünürlükte tarayıcıdan geçirdiğiniz zaman, fotoğrafların içinde inanılmaz detaylara ulaşıyorsunuz. Çok uzaktaki bir insanın bıyığının üzerindeki sineği bile görebilirsiniz. Kitabımda bunun birkaç zoomlanmış örneğini yayımladım.
Işığın sırrı işte bu doğal detaylarda yatıyor.
Özel Not: Söyleşinin gerçekleşmesinde zaman ve imkânı sonuna kadar sabır ve özveri ile kullanan Sn. Casaretto’ya teşekkürler.
Bilgi için : (https://www.sebahjoaillier.com/ ) / (schneidertempel.org )




