YAZARLAR

Tuvali Deklanşörle Nikâhlayan Bahçıvan / Evrim Altuğ

Kendisini yetiştirerek sanat hayatına başlayan, eserleri Sir Elton John ve Paris Hermes koleksiyonlarına da alınan Alman çağdaş sanatçı Ingar Krauss’un “Şeylerin Huzurlu Parıltısı” sergisi, Paris Camera Obscura’da 7 Haziran’a kadar yer alıyor. Krauss’un natürmortun gerçek ötesi ifade potansiyelini kutular içinde keşfe çıktığı eserleri, fotoğraf ve resmin sevdasına yapılabilecek en romantik, melankolik ve felsefî güzellemelerden birini teşkil ediyor.

Mayıs ayının sonunda Paris’te, Raspail Bulvarı 268’nci sıradaki Galerie Camera Obscura’da yetişerek ziyaret ettiğim bir sergi (daha) oldu.

Işığın bitkin, ama kendinden emin sessizliğini gözlerimle bir beyaz şarap ikramınca içebildiğim, yarı karanlık imgelerle dolu bu fotoğraf sergisi, Alman çağdaş fotoğraf sanatçısı Ingar Krauss’a (d.1965) aitti.

Serginin adı gibi, ziyaretçiye “Şeylerin Huzurlu Parıltısı”nı vadeden bu melankolik, dramatik ama gönülden sahici sergi, 7 Haziran’a kadar açık.

Doğu Berlin doğumlu Krauss, eserlerinde ‘ölü doğa’nın doğasını yeniden kazanmak adına, objektifinin elinden gelen en iyisini, samimi olana, mümkün mertebe subjektif bir içtenlikle odaklanıyor.

Disiplinli bir gözün yetkinliği, doygunluğuyla çalışan Krauss’un sergisinde, canlılar ve cansızlar, soylu çerçevelerin yarı aydınlığını hep birlikte, sadakat içinde bölüşüyor.

Krauss’un resimleşmeye and içmiş bu fotoğraflarında, ansiklopedik bir çalışkanlıkla yarattığı kompozisyonlar, kendilerine bakışın sabrı ve samimiyetini sınıyor.

Sanatçının eserlerine uzaktan da, yakından da baktıkça, hiper gerçekçilik, foto-realizm, gotik palet sevdası da, galeride gördüklerinizle kaynaşıp, varoluşçu bir enginliğe adaylığını koyuyor.

Ingar Krauss, çektiği siyah – beyaz insan ve cisim ‘portre’leriyle tanınan bir imza olarak, varlığın vesikasını eserlerindeki hülyalı netlikle ava çıkıyor.

 Fotoğrafçının baktığı ve bize de ikram ettiği bu dünyacıklarda, tıpkı beğendiğiniz bir kadehin size kendi ikincisini teklif ettiği türden bir süreklilik, alışkanlık, kendilerine baktığınızda sizi ele geçiriyor.

Çerçevelerdeki kompozisyonların her biri, durdukları alanın sınırlı bağımsızlığı içinde, fanî dünya dediğimiz bu hayat otelinin küçük odacıklarına da dönüşüyor. Zaten Krauss da biraz bunu bildiği için, kompozisyonlarını tıpkı bir yaşam manavı gibi, bariz kutucuklarda teşhir ediyor. Galerie Camera Obscura bize bu noktada şu refakatte bulunuyor:

“Krauss’un kompozisyonları adına, ‘karakter’lerini kutuya hapsetme fikri, sezgisel ve apaçıktı. Bu onun stüdyo kurulumu veya aydınlatmaya gerek duymaksızın, doğal ışıkta fotoğraflarını çekmesine de olanak tanıyarak, zaman dışı, samimi ve güvenli bir alan yarattı.

Oluşan ışık, kuzeye bakan atölyelerin loşluğunda, nesnelerin fiziksel ve her şeyden önce ruhsal varlığını yakalamaya çalışan klasik resme de göndermede bulunuyor.

Ama bu geleneğin aksi, Krauss’un eserlerinde çözülmesi gereken bir sembolizm de bulunmuyor. Burada sadece nesnelerin varlığı ve ışıltısı mevcut. Fakat bu varlık bile, zaman içinde askıda kalmış biçimde, kaybolmayı dolaylı biçimde çağrıştırıyor. Buna da tüm natürmortların ‘Memento Mori’si (Fanî olduğunu hatırla, Latince) denilebiliyor.”

Misal, Krauss’un bize kara bir vazoda, sanatçıya özgü bu alacakaranlık parıltıda ilettiği solgun sarı Mürver demetinin (2024) yere düşmüş çiçek dalı, kara vazodakilere gittikçe daha bir darılıyor.

Yahut yine 2024 tarihli “Quitte”iyle Krauss’un dipdiri, ama ekşi sarı bir ayvayı kuru dalında betimlediği görsel öyküsü, daha da bir derinleşiyor. Kompozisyonu daha çetin hale getiren tekinsiz, iri, çarpık yapraklarıyla Ayva, artık büyük harfle anılmayı da hak ediyor. Yapraklar sanki Ayva’nın kuşkularının çetelesi haline geliyor.

Ingar Krauss’un kariyeri, bir Psikiyatri Hastanesi’nin Gece Bekçisi olarak geçimini sağladığı sırada başladığı resimleriyle başlıyor. Sanatçı, bu sürecin ardından fotoğrafa sekerek, Dünyada art arda keşfedilen özgün bir kadraj üreticisi halini alıyor.

Berlin Şehir Kültür Dairesi, Robert Bosch Vakfı, Brandenburg Kültür Bakanlığı ve Künstlerhaus Schloss Wieperdorf gibi bir çok yerden burslar alan, önce Almanya, ardından İtalya derken Avrupa ve ABD’de aranan isimlerden birine dönüşüyor.

Uluslararası sanatçı ikamet programlarının da gediklisi Krauss’un portfolyosunda ayrıca, “İki Şişeli Domates”i betimlediği bir diğer foto-pentürü de yer alıyor. Krauss, ortalama 40 x 50 cm.lik ebatlarda ısrar ettiği eserlerinde, şeylerin kendi içleri ve dışlarına dönük varlık, ışık, gölge ve iktidar gerilimini, olabilecek en romantik, ama aynı zamanda soğukkanlı gözlerle kayda geçiriyor. 

Krauss’daki bu empatik nezaket, görsel işçilik ve sabrın kökenini daha fazla merak ettiğimizde, karşımıza galeri yetkilisi César Champetier’den aldığımız şu kıymetli biyografik bilgiler de çıkıyor: “Krauss bir fotoğrafçı; aynı zamanda arıcı ve çiçek ile sebze yetiştirdiği bir bahçeyi de işliyor. Bu eylem, onun imgeler yaratma süreci gibi, hayatında büyük yer tutuyor ve tam da bu, kendisi adına mükemmel bir metafor halini alıyor: Tıpkı, bahçıvanın doğayı kontrol etmeye ve düzenlemeye çalışması gibi, sanatçı da eserleriyle dünyanın bir imgesini ortaya çıkarıyor.”

Galeri bu noktada, bir çok kez farklı mahlaslarla da üretmiş olan Avusturyalı çok yüzlü kalem, şair, libretto yazarı ve öykü anlatıcısı Hugo von Hofmannsthal’den bir alıntı yapmayı tercih ediyor: “Bahçıvan, çalıları ve bitkileriyle, şairin kelimeleriyle yaptığı şeyi yapar; onları öyle bir şekilde bir araya getirir ki, yeni ve garip görünürler ve aynı zamanda, sanki ilk defa imiş gibi, tamamen kendileri olurlar.”

Galerie Camera Obscura, Krauss’un işlerini tanıtırken yoldaşlığı yine elden bırakmıyor: “Krauss’un portre resmine olan hayranlığı – ki çalışmaları ilk olarak bu şekilde tanındı – daha sonra dikkatini natürmortlara yöneltti. Bu da onu neredeyse yıllarca, tamamen meşgul etti.  Sanat tarihinin bu iki önemli türünün, Ingar Krauss’un yapıtlarının merkezinde yer alması tesadüf de değil; zira o, Balthus’a ve Juan Sánchez Cotán’ın (1560 Toledo – 1627 Granada) natürmortlarına da büyük hayranlık duyuyor. Portre ve natürmort, acele ve hareketi bir kenara bırakarak, durağan, meditatif bir kompozisyona odaklanan bir dünya keşfini paylaşır. Bu fotoğraf da onun karakterini yanstır: Bir köylü, ya da zanaatkâr gibi, odaklanmış; doğrudan şeylerle meşgul.”

Hal böyle iken, Krauss’un albümünde yine bir ‘ikili portre’, dalından istifa etmişse bile neredeyse ‘gesture’ / beden dili ile birbiriyle flört halindeki iki genç patlıcan göze çarpıyor.

Sanatçı, işlediği sebze, meyve veya bitkileri, dallarıyla öyle bir grafik sağduyu içinde tayin ediyor ki, tasvire kalkıştıkları, ‘ölüdoğa dan ziyade, kendi doğamızdaki fanîliğin birer noter memuru haline geliyor.

Fanilik demişken Krauss, ironiyi de elden bırakmıyor ve sergisinde karşımıza yine sempatik bir grafik enerji ile, bira yapımında kullanılan Şerbetçiotu dallarını çıkarıyor. Bu yapıtın da duyusal güzergâhında yaşam, hep izleyicinin gözleriyle köşe kapmaca oynayarak, kendi mahremiyetini bir biçimde kanıtlıyor.

Peki bu işlerin sihri, sırrı, zanaatı nerede saklanıyor?

Yine galeriden aldığımız bilgiye göre, biraz da teknik bir tasvir yapmamız gerekirse, Krauss orta veya büyük formatlı analog fotoğrafçılıkta, geleneksel biçimde çalışıyor. Yapıtlarını, siyah beyaz gümüş jelatin kâğıda büyüterek, kendi baskılarını oluşturarak, bunları daha sonra yağlıboya ile, elle renklendiriyor.

Bu teknik, ıslak kâğıt üzerine yağlıboya tabakası uygulanmasını da içeriyor; böylece renk, fotoğraf kâğıdının yüzeyini de etkilemeksizin, jelatinin içine nüfuz ediyor.

Eserleri Paris Hermes Koleksiyonu veya Sir Elton John’un koleksiyonuna da alınan Krauss, ilk sergisini 2002’de açmış bir sanatçı olarak, kariyerine şu ana dek 20 dolayında solo sergi de katmış bulunuyor. Sanatçı bir çok kolektif serginin de gediklisi olarak, Paris Camera Obscura sergisinde ayrıca, sanatseverlere Zambak (2015), Bauerngarten (2021) ve Şekerpancarı (2017–2019) ile, tamamen grafik soyutlama veya monokrom yapıtlarını ortaya koyuyor.

Resmin fotoğrafla sevdasının nikâh şahidi sayılabilecek Ingar Krauss’un fikri cisimle barıştırdığı bu munis, titiz ve çekingen eserlerini daha fazla anlatmaktansa, onlara tamamen karanlık çökene, her şeyi kendilerinden dinleyinceye kadar bakmak; olası tüm rüyaların ışıklarını da, en sessiz aydınlığıyla açık bırakmak, sanırız en iyi seçenek gibi duruyor.

Bilgi: galeriecameraobscura.fr

Dahlien
Ingar Krauss 2
Ingar Krauss 3
Ingar Krauss 4
Ingar Krauss
Lilie
Trompete