
Paris’teki Grand Palais’de Centre Pompidou işbirliğiyle hazırlanan “Matisse: 1941-1954” sergisi, modern soyut ustanın hayatının 70’nci yılı itibariyle tıpkı bir Anka kuşu misali yaşadığı plastik evrimin hikâyesini, sanatçıya ait vitray, kesik-desen, seramik, özgün baskı ve seramik ile yağlıboyaları refakatinde alkışa tutuyor. Sanatçıya ait 300 dolayında esere, kendisiyle yapılan röportajlar, klasik eseri “Caz” albümünden ilhamla üretilen çağdaş caz kompozisyonları ve klasikleşen yalın, derin, mavi “Nü” kesik-imgeleri de zenginlik katıyor. Eserleri 26 Temmuz’a dek izlenen ve büyük ilgi gören Matisse, hissettiği birikim ve yaşam sevincini, bir söyleşisinde şöyle tabir ediyor: ““Kaç yaşına yaşarsak yaşayalım; umarım ki genç ölürüz.”
Paris’teki Grand Palais, tadilattaki Centre Pompidou koleksiyonu ile işbirliğine giderek, modern Fransız soyut ikon Henri Matisse’in hayatının son dönemecinde ortaya koyduğu 300’ü aşkın çalışmayı bir araya taşıdı. Sanatçıya ait kesik işler, kitaplar, tekstil ürünler, desenler, vitray ve guaj çalışmalarını 1941 ve 1954 aralığında buluşturan sergi, 26 Temmuz’a kadar açık.
Ziyaretçileri Matisse’in disiplinler arası üretkenliğine tanık eden sergi, erken 1940’larda, yaklaşık 80 yaşındaki sanatçının kendisini nasıl olup da bir Anka kuşu gibi yeniden doğurduğuna hayranlık içinde şahit olmak adına nadir fırsatlardan biri.
Matisse bu süreçteki yaratıcılığı ve başarısını, tekniği ve üslubundaki basitliğe yaslıyor. Sanatçı, gerek yeniden üretim anlayışı, gerekse devasa çalışmaları doğrultusunda yaratıcılığındaki dekoratif boyutun da ifade potansiyeliyle tanışıyor.
Sergi, resim sanatının yok olmak bir yana, sanatçının bu dönemdeki kesikleri temelindeki yenilikçi yaklaşımının merkezinde nasıl varlığını sürdürdüğünü gözler önüne seriyor; aksine resim, giderek artan bir alan, yoğunluk ve renk zenginliğiyle kendini ortaya koyuyor.
Nice’teki Musee Matisse katkılarıyla yer alan Grand Palais’deki sergide, özetle, 1947-1948 tarihli “Intérieurs de Vence” (Vence İç Mekânları) serisinin görkemli ve nihai örnekleri, “Jazz” albümü, “Thèmes et variations” (Temalar ve Varyasyonlar) serisi ve fırça-mürekkep çizimler; “Chapelle de Vence* (Vence Şapeli) projesinin temel unsurları; “La Gerbe” ve “Les Acanthes”’in anıtsal panoları ve “La Tristesse du roi” ile, “Zulma”, “La Danseuse créole” ve “Nus Bleus” gibi işler yer alıyor.
Küratörlüğünü Centre Pompidou Modern Sanat Müzesi Grafik Sanatlar Direktörü Claudine Grammont’nun, Grand Palais Galeri 3 ve 4’teki sahne tasarımını ise Julie Boidin’in üstlendiği etkinlik, beraberinde arşivsel bir kitabı da getiriyor. Salıdan Pazara sabah 10:00 ile 19:30 arası görülebilen sergi için, çarşamba günleri ve cuma akşamları da kurum kapılarını akşam 22:00’ye kadar açık tutuyor.
Matisse sergisinde izleyiciye, ressamın kendi cümleleri de an be an yoldaşlık ediyor. Sözgelimi 1942’de ölümcül bir operasyon geçiren sanatçı, bize şunu hatırlatıyor: “Hayattan ayrılmaya o denli eksiksiz hazırlanmıştım ki, sanki ikinci bir yaşamın içindeymişim gibi geliyor.”
İkinci Dünya Savaşı koşulllarında, tüm davetlere karşılık ülkesi ve sanatına sadakatiyle de tanınan, yaşayan bir barış figürü olarak gösterilen sanatçının 1941 tarihli, özel koleksiyona ait şapkalı, gözlüklü otoportresiyle bizi karşıladığı sergide, bu dönemden yine 1941 tarihli ‘Manolyalı Natürmort’ yine Pompidou koleksiyonu üzerinden, çarpıcı renkleri ve keskin biçimlerindeki tutarlılık ile bizi büyülüyor. Öte yandan sergide, grafik dozu son derece keskin, en az üç, en çok altı renkle üretilmiş, gerek figüratif, gerekse dışavurumcu ‘ölü ve diri âlemler’ art arda sıralanıyor. Özellikle bitkilere gösterdiği duyarlıkla alkış toplayan ressamın sergisinde, 1944’te Picasso’ya armağan ettiği böylesi bir resim, ‘Lale ve İstiridyeler’ de, notlarımız arasındaki yerini Paris Ulusal Picasso Müzesi 1978 kataloğu üzerinden alıyor.
Matisse örneğin 22–23 Ekim 1942 tarihli bir diğer iç mekân kompozisyonunda, ilerideki ‘keski’leri adeta zaten gözüyle resminde kullanmaya başladığının ipuçlarını ortaya koyuyor. Matisse resmi beyazı da siyah kadar kucaklıyor. Onun resmi sahiciliğini seçtiği renklerin hayati canlılığından alıyor. Bunun bir örneği de sergideki New York çıkışlı, 1942 tuvali “Siyah Kapı ve Beyaz Elbiseli Kız”da görülüyor.
İzleyiciyi ‘Matisse barizliği’ne hayran bırakan sergide bunun gibi, Iowa City Stanley Sanat Müzesi Don de Owen ve Leonie Eliott bağışı “Mavi Enteryörde, Kırmızı camda İki Genç Kız” (21 Haziran 1947), ya da Barnes Vakfı’ndan sergiye katılmış 28 Haziran 1947 tarihli bir diğer enteryör, önünden çekilemediğiniz bir manyetizma üretiyor.
Sergi, Matisse’e uzak kişiler için hazırlıksız kalacakları yüzlerce imge ve buluşu içinde barındıran devasa bir heyecan deposu. Çünkü sergide, örneğin, Martin Fabiani editörlüğünde basılmış Montherlant klasiği ‘Pasiphae’ için Matisse’in ürettiği yalın siyah beyaz baskı resimler, 1940 tarihli ‘Kucaklamak’ adlı Fransız Ulusal Kütüphanesi çıkışlı linogravür, aynı seriden yine siyah beyaz bir öğle sonrası çıplağı da, hep bu dönemin renkçi, lekeci ama grafik bir sadakatle dolu işleri arasından size göz kırpıyor.
Veya, Pierre de Ronsard’ın (1524-1585) aşk dizelerine inanılmaz yalın, ama tutkulu, samimi görsel müdahaleler de yapan Matisse, bir eserinin etkisi geçmeden ötekiyle, tıpkı John Goldwyn ve Jeffrey Klein koleksiyonuna ait “Nü Kadın”daki gibi (1947) sizi durup durup her defasında yine baştan çıkarıyor.
Bu döneme ait 1946 tarihli “Asya” kadın betimlemesini de not etmeden duramadığımız sergide, bir ara yine gözlerimiz Matisse kelimelerine takılıyor: “Doğrudan, rengin içine kesik atmak, bana bir heykeltıraşın taşı oymasını hatırlatıyor.”
Tabii ki, serginin can damarlarından biri, “Caz” kitabının özgün işleri, bu atmosferde en çok izleyiciyi başına toplayan unsurlardan biri. Doğaçlama renk ve imgenin kollarına kendini bırakan Matisse’in başyapıtına, Centre Pompidou organizasyonu ile, 2025 tarihinde bu albümü doğrudan, 21 dakikalık bir caz kaydına dönüştüren, ondan ilham alan akustik bir performansla da refakat ediliyor. Serginin bu kesiminde çember tasarımla yarı aydınlıkta sergilenen “Caz” özgün sayfa desenleri, basitliklerinden akan, modern soyutla flört eden derinlikleriyle herkesin başını döndürüyor. Bu serinin dünya sanat tarihine mal olmuş imgelerinden biri de, Haziran 1943’te üretilen “Icarus” oluyor. Mavi beyaz biçimlerin giderek felsefi bir boyuta kaçtığı bu alanda sözü yine devralan Matisse, 1952 tarihli bir diğer röportajda bize şöyle diyor:
“Eski resimlerimle, kesiklerim (cut out) arasında, daha büyük bir bütünlük ve soyutlamadan ileri gelen bir forma ulaşmış olmam hariç, bir ayrım bulunmaz.”
Tekil renkçi ve rengârenk işlerin harika bir koreografiyle izlendiği Matisse Grand Palais sergisinde ayrıca, bu alanda ressamın doğal motif – metinlere doğru büyük bir özgüvenle yüzdüğü “Okyanus” (1946) ile, Vence iç mekân serileri de, yine onlarca kişinin başına üşüştüğü harika sadelikler arasına katılıyor.
Sergi, izleyenleri sırf yapıtla da yorup, eserleri de birbirine bıktırmadan ilerlerken, izleyiciye aynı anda sanatçının New York başta gelmek üzere bir çok kültür sanat adresindeki sergilerinin de özgün tanıtım afişleri veya yayınlarını vadediyor. Matisse bu süreçte “Icarus” temasına yine uğruyor. Öte yandan serginin mucize noktalarından bir diğerinde ise, sanatçının çok küçük el ve göz hareketleriyle, çok büyük etkiler ürettiği ‘piktogram’ desenleri, yani örneğin 1944-1947 tarih aralıklı, Baudelaire gibi ‘Kalligram Yüz’leri bir kez daha sanatçı önünde eğilmenize neden oluyor. Keza Matisse bu süreçte Charles Baudelaire’in ‘Kötülük Çiçekleri’ni de üslubunca yalın suretler dolusu resmediyor.
Los Angeles Hammer Müzesi koleksiyonundan sergiye taşınan “Le Sheaf” (1953) isimli geniş ebatlı renkçi, motif seramik başyapıtı ile de kendini aşan Matisse’in sergisinde ayrıca, Matisse’in desen portreleri, “Yüzler”ce örneğiyle sıralanıyor. Buna 1950’lerin aynı karakterdeki “Nü”lerinin de refakat ettiği sergide, adeta kendi içinden taşan, fokurdayan bir renk ve biçim lavı olarak “Kralın Hüznü’ adlı devasa kompozisyon, ya da aynı dönemin Washington Ulusal Sanat Galerisi kataloğundaki “Denizin Canavarları”da ayrıca not ettiğimiz güzelliklerden bir diğeri oluyor.
Ve elbette sergi, Matisse’in mavi beyaz, turuncu ve türevi bilumum ‘nü’leriyle kendi tavanını iyice zorluyor. Bu arada yine 1950 tarihli mavi beyaz yalın başyapıtı “Venüs” veya 1953 tarihli “Amforalı Kadın” ile de bizi alıp götüren usta, sazı yine eline alıp, bu süreçte verdiği bir demeçte, bu eserler arasından bize şunu aktarıyor: “Kaç yaşına yaşarsak yaşayalım; umarım ki genç ölürüz.”































