Tayfun Erdoğmuş’in Eda Berkmen küratörlüğündeki Arter sergisi “Atlas 1/137,035999”, biçimler, suskunluklar ve aydınlık ile karanlıklar arasından geçen devasa bir geçide benziyor. İzleyiciyi eyleyici haline kışkırtan sergi üzerine, küratör Erkmen ve sanatçı Erdoğmuş ile bir araya geldik. Erdoğmuş’a göre sergi, kendiliğinden büyüyen bir yapı, bir tür mimarî olduğu kadar, Erkmen için etkinlik, ‘dile sığmayan şeyler’i zaman, mekân ve insana işliyor.
Aydınlık ve Karanlığın Olası Çiçek ve Kabukları / Evrim Altuğ


Sanatçı Tayfun Erdoğmuş’un Türkiye’deki ‘ilk kurumsal solo sergisi’ “Atlas 1/137,035999”, izleyiciyi maddenin ve evrenin yapısını, yaşamı oluşturan ilişkisel örüntüleri, insanın varoluşu algılama, anlamlandırma ve şekillendirme gayretini, atomik ve kozmik ölçekte düşünmeye davet ediyor.
Eda Berkmen küratörlüğündeki sergi aynı zamanda, Galeri Nev İstanbul sanatçısı, yaşamı ve çalışmalarına ağırlıkla Almanya’da devam eden Erdoğmuş’un geleneksel, dekoratif ve güzel sanatların kesişiminde konumlanan pratiğini biçimlendiren görsel ve düşünsel katmanların izini sürmeye olanak tanıyor.
Bitkiler, mineraller, elyapımı kâğıtlar, kimyasal ve akrilik solüsyonlarla çalışan Erdoğmuş, bir doğabilimci ya da simyacı gibi davranıyor. Berkmen’e göre, serginin başlığı Atlas 1/137,035999, bu coğrafyaya verilmiş bir koordinat gibi de okunabiliyor.
Sergiyi gezerken aklm, ‘Alfabe’nin varlığı ve işlevine yoğunlaşıyor. Alfabe derken, sıralamalardan, kelimelerin kıymet ölçekler art arda geliyor.
Kelimeler, neticede bizler için bu şekilde var oluyor. Ama Tayfun Hoca’nın yapmaya çalıştığı, sanki Alfabe’nin de çevresinden dolanmak ve bize bir nevi ‘Beta-betik’ veya ‘Gama-betik’in de varlığını duyumsatmak olsa gerek diye düşünüyorum.
Erdoğmuş, farklı katmanlarla ‘şey’leri, durumu, zamanları çoklu olarak ‘imleme’ haline odaklanıyor. Bu bir arşivcilik de aynı zamanda. Ama bu da ‘karşı-arşiv’cilik. Hatta kendi otoritesi ile bile münasebet kurmayan bir arşiv algısı bu. İktidarın varlığını zorlayan bir tersine eylemsellik.
Sanatçı, bu koşullarda bizi aslında çok katmanlı bir duruma hazırlıyor ve büyük bir patlamaya tanık bırakıyor. Ardından başka türlü bir şekilde, sergi bir karadelik gibi bitiyor. Derken yeniden kendinden türüyor.
Tayfun Hoca’nın işlerinde göz, dili de zorluyor. Göz okumayı, anlamayı, kendini fark etmeyi, nesne üzerinde özneleştirmeyi de zorluyor. Baktığınızda, kendisi zanaatkâr olduğu kadar düpedüz de kavramsal bir sanatçı olduğunu bize gösteriyor. Gözleriyle, insanı tanırken, bir yandan da insandaki doğayı aramaya çalışan, adeta ‘Sufî’ bir sanatçı olarak da kayıtlara giriyor. Burada elbette çok ciddi bir yabancılaşma meselesi var ve kendisi bununla uğraşıyor. Örneğin sanat ve insan, ya da doğa ve insan arası yabancılaşma, ya da dünya ve insan arası yabancılaşma mefhumları arasında ciddi bir ‘Rezonans’ / etkileşim yaratıyor. Burada da ciddi, doğurgan bir gerilim mevcut elbette.
Hal böyle iken, Erdoğmuş ve Erkmen ile Arter’de bir araya geldik, Ocak ayına dek ‘Sanat İçin Alan’da yer alacak bu bereketli gerilimin tavsiyelerini kayda geçirdik.
Bir zar atalım: Serginin rasyonalitesi ve irrasyonalitesi arasında, (yani küratör Eda Berkmen ve sanatçı Tayfun Erdoğmuş arasında) yaşanan neydi?
Eda Berkmen: Ben rasyonalite-irrasyonalite üzerinden şöyle başlayayım:
Zaten sanatçılarla çalışmaya yaklaştığımda, işe gerçekten ne yaptıklarını anlamaya çalışarak başlıyorum. Bir anlatı dikte etmemeye çalışıyorum.
Arter’de ne tip projeler olabilir sorusu üzerinden Tayfun’un bir merakı en başında vardı. Bu projelerin nasıl ortaya çıkabileceğine dair zaten sonuçta hemen, kafanızda bir şeyler belirebiliyor. Bu projede durum o kadar da kolay olmadı.
Orada, bir yere kadar kontrol etmek, o işlerin hepsini tek tek karşısına geçip görememek, benim için korkunç bir şey oldu. Sergiye konan eserin kendisini göremiyor olmak. Belki, yapılış sürecine tanık olamıyor olmak. Çünkü çok gizemli bir tarafı da var. Neticede eserlerin bir çoğu da koleksiyonerlerde idi. Büyük ölçekler söz konusu idi.
Aslında, burada bu güveni de hissetmek gerekti. Bu da biraz irrasyonel bir şey: Durum benim için biraz da, bilmediğin, göremediğin ama olacağına beraber inandığın, konuşmalardan birbirine sezdirdiğin şeylere, bunun iyi olacağına kendini bırakmakla ilgiliydi.
Burada eğer, biraz dayatmaya çalıştığım bir düzen veya rasyonalite varsa, bu biraz da serginin o görkemli, şok edici, insanın içine işleyen tarafına girmeden önce, izleyiciyi hazırlamaktı diyelim.
Zaten, Tayfun da bu yüzeyleri görebilen biri. Örneğin ahşap gibi yüzey veya malzemeleri önceden hissedip, küçükten başlayıp güçlendirmek, daha sonra bir açılım olmasını sağlamaktı yaşanan. Normalde kendi pratiğinde hiç olmayan ‘hiyerarşi’, ‘anlatı’ kronoloji’ gibi bir şeyi biraz da, serginin giriş bölümü ile içine sokmuş bulunduk. Ama bunu da belli bir düzeyde tutmaya gayret ettik. Ne dersin Tayfun ?
Tayfun Erdoğmuş: Evet, Eda özetledi ama bu serginin giriş bölümü, aslında planlanmış bir detay değildi. Başta çok da istemedim. Fakat Eda çok isabetli bir şekilde ısrar etti. Özellikle, 1998’de Locta kâğıtları ile yaptığımız Defterler serisini sergiye koymak istedi. Bunun şimdi çok da doğru olduğunu görüyorum. Yapılan bir parça, bu katmanlı resimlerin bir hazırlığı gibiydi. Benim bitkilerle yaptığım çalışmaları da yapmadan önce yaptığım bir seriydi.
Bu bir ara – dönemdi, aynı zamanda o tarihe kadar yaptığım ve geçirdiğim bir hayatın, hatırladığım yanlarını buraya getirmek, benim için önemli olan şeylerin hafızasını tekrar kurmaktı. Bunu kurarken, zamanlar arası da bir geçişlilik olmaya başladı. Bu lineer bir şey de olmadı. Bir çok şey birbiri içine geçmiş haldeydi. Aldığım bilgiler, öğrendiklerim, edindiğim deneyimler orada bir şekilde birbirinin içine girdi ve hafıza oluştu.
Bunun görünmesi iyi oldu. Çünkü benim bütün resimlerimin pratiğindeki temel yapı, bir hafıza yaratmakla, bu hafızayı malzemenin içine bir fosil gibi saklayabilmekle ilgili. Dolayısıyla burada, yapılan tekniğin de ipuçları vardı.
Bir diğer önemli yan da şu: Aslında ben, yaparak düşünen biriyim. Bir şeyleri planlayıp yola çıkmıyorum, bir şeyleri yaparken, yaptıklarımdan öğreniyorum. Bazen karşı çıktığı da oluyor. Dolayısıyla kullandığım teknik de, böyle bir simya. Malzemenin bir kısmına hakim olabilirsin ama o malzeme sana kendini dikte ettirmeye ve kendini gerçekleştirmeye başlıyor. Sen, onu fark ederek, ona imkân sağlıyorsun, onun olmasıyla ilgili, ne yapman gerekiyorsa, rolün de orada başlıyor. Ama hava koşulundan, malzemenin kendi potansiyeline dek, durumlar sana bir şeyleri işaret ediyor.
Bu aslında biraz da doğa gibi. Doğanın kendisi gibi. Dolayısıyla ben duygularımla yola çıkıyorum ama, bu bana aklı da öneriyor. Hayatın kendisini hissettiriyor. Sen de ondan bir şeyler öğrenerek, bir şekilde onu devam ettiriyorsun.
Berkmen: Bence serginin içinde o aklın ve rasyonalitenin sınırlarına dair de, bakışımızın sınırlarına dair de bir şey var. Görebiliyorsun, ama bu da bir yere kadar. Moleküler yapıyı görmüyorsun ama, diyelim onun temsilinin bir versiyonunu görüyorsun. Bunu da, baktığında başka bir şey olarak algılıyorsun. Bunların hepsi birbirine bağlı ama, dile sığmayan şeyler. Sergi biraz da bunu hissettiriyor.
Sergi, ‘Ansiklopedik’ değil. Bizi belki bir ‘akvaryum’a atarak, yüzmeyi tek başımıza öğrenmemizi talep ediyor. Burada büyük bir güven deneyi de var. Ne dersiniz?
Erdoğmuş: Tabii bunu benim kendimin ifade etmesi çok iddialı ama, en azından şunu yapmaya çalışıyorum: Hiç bir fikri, hiç bir düşünceyi dikte etmemeye, bir ortam sağlamaya çalışıyorum. Bu benim üzerinde yürüdüğüm ama aynı zamanda işin de oluşması adına kat ettiğim bir yapı. Dolayısıyla izlenirken de, kendi yolculuğunu bulsun istiyorum. Aslında bu bir seyir, bir rota, yani bir oryantasyonu da var. Ama bir taraftan da o rotanın içinde gözlem imkânın var, uzaktan bakma imkânın var, hissetme, kendini deneyimleme, biriktirme imkânın var.
Biraz da böyle bir şey olsun dedik: Her giren, kendi deneyimini kendi kursun, kendi anlamını yaratsın. Seyirle okusun. Çünkü bizde bu gelenek var: Biz, baktıklarımızdan manâ çıkaran insanlarız. Bu manâyı kendince derinleştiren insanlarız. Buradaki coğrafyanın yarattığı kültürler, biraz da bunun üzerine kurulmuş. Bizler gördüklerimizi kendimize göre yorumlarız. Çok fazlasıyla ‘bu, budur’ demeyiz; imâ ederiz. Dolayısıyla ben, o imâları artık izleyicinin önüne potansiyel olarak koymuş bulunuyorum. İzleyici de onu kendine göre algılamaya çalışıyor. Tabii ki, çizmeye, kurmaya çalıştığım bir atmosfer var ama, bu çok dikte eden bir atmosfer değil.
Bu ‘Atlas’ın parçalarının cinsiyetleri var mı? Bu tartışılabilir mi? Örneğin hep ‘Doğa Ana’ deriz. Veya ‘İnsanoğlu’ deriz…Yani bu bir kadının, erkeğin vb. değil, insanın sergisi midir ?
Berkmen: Ben bunun olduğunu kat’iyen düşünmüyorum. Hatta zaten orada, senin ‘yabancılaşmak’ dediğin şey benim çok ilgimi çekti. Çünkü ben hep ‘mesafeli’ durduklarını söyledim. Aslında sergi, ‘insan’dan da biraz uzaklaşıyor. Bir insanın bir şey yapmışlığı gibi değil de, kendiliğinden oluvermişler gibi bir duygu burada söz konusu.
Erdoğmuş: Evet, yani bu bir bitkinin topraktan çıkması gibi bir şey. Hatta bu, filozof Rudolf Steiner’ın ‘transformasyon’u sembolize ettiği bir hikâyedir: Bir larva toprağa düşer, buradan tırtıl çıkar, tırtıl ağaca tırmanır, ağaçta yaprak yer, yaprak, güneşin ışınlarıyla bir koza örer, iplik dokur, kendine mezar yapar, karanlıkta kelebek olur, bu döner. Bu biraz da böyle, kendiliğinden olan bir şey, bir şeyi şöyle, böyle olsun diye değil, hissettiğinin olabilmesi adına ortam sağlamak ile ilgili. Bunun için birtakım materyalleri yan yana getirmekle ilgili. Bunların birbirleri içine geçmesini sağlamakla ilgili. Eğer buradan bir şey çıkarsa, sen onun farkına varıp, onu görür hale getirebilirsin. Yani yapı biraz da böyle. Hani, modernizmin yaptığı bir şey var: Beton, demir, çelik… Bundan öte bir şey bu. Kendiliğinden büyüyen bir yapı, bir mimari aslında bu.
Berkmen: Evrim, zaten sen bu serginin ansiklopedik olmadığını belirterek, serginin cevabını vermiş bulunuyorsun. Bu tip bir kategorizasyon, yani canlı cansız veya cinsiyet vb. hiç biri söz konusu değil.
Erdoğmuş: Yani doğa, harita, zanaat, sanat, ne dersen aslında hepsi bir amalgam. Birbirinin içindeki bir çok disiplinin birbirinin içine karıştığı melez bir tür bu. Dolayısıyla, zaten bu tuval üzeri resim de değil. Bir aplikasyon yok. Her şey onun içinde oluşuyor ve bu oluşum da bir kayanın oluşumu gibi, bir mineral nasıl oluyorsa, bu da öyle oluyor.
Berkmen: Bu arada serginin sanat tarihsel bağlantılarından konuşurken, yazı-resim geleneği, özellikle Bektaşi yazı-resim geleneği de akla geliyor. Bunun duvar metninde İngilizce’ye nasıl çevrileceğine bakarken ‘Pictogram’ ifadesi karşımıza çıktı. Bu da çok güzel: Hem yazı, hem de resmi kendi içine alıyor. Buna melezlik de diyemeyiz.
Atlas ifadesi sergi ismi için çok doğru aslında: Hem fizikî, hem astronomik göndermeleri var. Birini merak ettiğimizde, ‘onun kumaşı’ ifadesini kullanırız. O aslında bir tür atlastır. Onun mozaiği, malzemesidir. Dolayısıyla sergi bu yönüyle de gayet beşerî görünüyor. Yani bu devasa bir mozaik olduğu gibi, bir otoportre de.
Erdoğmuş: Evet, bu bir bütün. Bu ismi Eda önerdi ama ben önce biraz mesafeli durdum. Hem Aby Warburg’un, hem de Gerhard Richter’ın atlaslarını da çağrıştırıyor gibi de geldi, bunu yapmasın desem de, sonradan isabetli olduğunu da düşündüm. Arkasına da, ben de bir öneri getirdim ve Atlas ifadesi yanına “1/137,035999”, önerdim. Bu, hassas dengeydi. Yani mitologyadaki Atlas bu dünyayı sırtında taşıyabiliyorsa, o dünyanın dengesi, bu hassas oran üzerinde mevcuttu ve biz aslında sergideki tüm işlerin de dengesini biraz da bunun üzerinden çıkarmış olduk.
Berkmen: Evet, isimde kozmik ve atomik ölçek bir şekilde birleşiyor. Biz de Tayfun’un bu şifreli, gizemli ve de bilimle çok ilgili tarafını da buraya getirmiş olduk. Senin dediğin kişisel hikâyelerin burada toplanmasının yanı sıra, en sonunda aramızda ‘İsmi sen koydun, soyadı ben buldum’ gibi de bir durum oluştu.
Erdoğmuş: Aslında Eda ile çalışmak, bana müthiş bir konfor sağladı. Bu, benim çok alışık olmadığım bir şey. Bu beni çok rahatlattı. Birisinin seni dışarıdan görmesi ve kendini iyi hissetmen çok ayrı duygular. Ama, Eda benim ne yapmak istediğimi o kadar iyi kavradı ki, bazen benim yanlış yönlendirmelerimde bile, işi yine kendi aksına oturttu. O yüzden sergi isminden başlayarak, her şey çok dört dörtlük gitti.
Serginin tamamının bana verdiği bir diğer lezzet: Etkinlik bir kitap koleksiyonu değil ama, bir ayraç koleksiyonu gibi. Bu ayraçlar, kimbilir hangi paralel etkinliklere gebe diye düşünmeden de edemiyor insan. Sergi ocak ayına dek sürüyor neticede.
Berkmen: Tabii, olacak. Yani, öğrenme programları ile birlikte gelişiyor. Biz, ikimizin de ilgilendiği, atölye yapılmasını isteyeceğimiz isimlerden de bahsettik. Yanı sıra Tayfun’in kendi atölye çalışmaları da mevcut olabilir.
Sergiyle ilgili bir diğer konu: Şiirsellik. Sergiyi gezerken insanın gönlüne Ruhi Su, Erol Akyavaş, İlhan Koman, Sait Maden, Mengü Ertel gibi isimler de düşüyor. Ne dersiniz ?
Erdoğmuş: Evet, ben Ruhi Su’yu tanıdım. Çok yanında, yöresinde oldum. Yine ikinci sınıf öğrencisi iken Erol Akyavaş’ı da bir sergisinin ekibinde yer almak suretiyle tanıdım. Mengü Ertel’i de tanımıştım ama tüm bu isimler, dediğin gibi insanın yaşamı boyunca karşısına çıkan büyük şanslar. İlhan Berk’le yan yana gelebildim. Cihat Burak benim hocam oldu. Oruç Aruoba’yı tanıdım. Muhtemelen bir çok şeyi biriktirirken bu kimselerin büyük etkisi oldu.
Sergi vesilesiyle tecrübe ettiğimiz bir unsur: Aynı anda bu kadar soyut, ama bu kadar da dürüst olabilmek, bu zor değil mi? Yani bu kadar göz önünde olup, ama aynı zamanda da içeride kalabilmek. Zira her bir işin kendi mahremiyeti de mevcut.
Erdoğmuş: Evet ama ben yaptığım işlerin biraz içeri kapanmasını da isteyen biriyim. Böyle, dışarıya saldıran, göze çok açık olan bir şey de istemiyorum. Bu biraz da, içine girdikçe insana kendini ele versin.
Bir diğer şey de şu: Ben, yaptığım işin ‘bana benzemesi’ için çok uğraşıyorum. Çünkü ne yaparsanız yapın, bir beyaz kâğıda nokta koyduğunuzda, sizden önce yapılmış her şeyi hesaba katmak zorundasınız. Arkanızda kocaman bir sanat tarihi var. Tüm bunları bilip, onlara benzer olmamaya çalışmak diye de bir şey var. Kendinizi bulabilmeniz çok önemli.
Ben Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar sürecinde, iyi eğitim verildiği sırada öğrencilik yaptım. Orada, malzeme ile ilişkiyi de öğrettiler; dolayısıyla ben zanaatın da çok kıymetli olduğunu düşünürüm. Halının da önemli olduğu bir aileden geliyorum.
Halı ne kadar güzelse, bir hat ne kadar ilginç ise, bir batılı bana resimde ne kadar ilgi çekici geliyorsa, benim için kalite farkı yoktur. İkisi de benzerdir. Dolayısıyla dekoratif, illüstratif olma vb. hiç bir sınırım yoktur. Bunlar arasında çok iyi bir görsel dil yaratılabileceğini düşünüyorum. Ayrıca, insan bu görsellerin içine başka anıları da, koku veya ışığı, zamanı da, hareketi de çağırabilir. Tüm bunları da belli bir dozla yapmak lâzım.
İşlerimde hiç bir şey, gerekli değilse yer almaz. Bu sergiyi kurarken de aklımıza bir çok şey geldi. Her şey gerektiği kadar olmalı. Yani yaptığım iş önce kendime benzemeli, başkasına benzememeli.
Serginin ‘ana arter’ine çıktığınızda görsel bir koroya maruz kalıyorsunuz. Bu korodaki her bir sesi duyabilmek de, ciddi bir empati gerektiriyor. Her bir parça ile baş başa, göz göze gelebilme cüreti çok önemli.
Erdoğmuş: Bu söylediğin, çok güzel bir şey. Amadeus filminde, Mozart anlatılır; aslında opera yapılması yasaktır. Mozart özellikle opera yapılmasını ister ve bunu anlatır. Bir ses anlaşılır, iki ses girdiğinde bir diyalog oluşur, üç ses girdiğinde biraz karışmaya başlar. Dördüncü ses girince bir karmaşa olur. Bestesinde bahçıvan, aşçı, âşık ve seyis vs. aynı anda söze karışırlar ama besteden gürültü çıkmaz. Kaos ve kakofoni yoktur ve bu ancak opera ile anlatılabilecek bir şeydir.
Ben burada da böyle bir mantığı gözetiyorum. Öyle bir kurgulamalısın ki, kalabalık hem kendini anlatmalı, hem çok olmalı, hem de sakin, sessiz, durağan olabilmeli. Bunu denedim ve galiba biz burada bunu başardık. Çok fazla, çok kalabalık bir iş var ama, içinde müthiş bir sakinlik de barındırıyor. Girdiğinizde bir huzur hissedebiliyorsunuz. Çok şey konuşuyor evet, ama büyük bir gürültü yok.
Ama bununla birlikte bir kütüphane sessizliği de var.
Erdoğmuş: Evet, bunu demeye çalışıyorum.
Berkmen: Ayrıca burada farklı dönem ve serilerden işler, karmaşık bir şekilde olduğu içindir ki hepsinin ayrı bir ‘sesi’ var ve sen, baktığında gerçekten onu duyuyorsun. Çünkü hepsi farklı bir zaman döneminin ritmini sergiye taşıyor. Sanatçının pratiğinin, hayatının farklı dönemlerinin ritimleri de olabilir bunlar. Hepsi bir arada sunuluyorlar.
Tatbiki dediniz… Tabii ki Bauhaus ve Joseph Beuys’u da analım, ne dersiniz ?
Erdoğmuş: Beuys önemli bir sanatçı tabii. Bence bunun en kıymetli yanı da, kendisinin sanatın anlamını genişletmek adına verdiği emekti. Bunun için çok uğraştı. Bugünkü, bir çok şeyin mümkün olması, Beuys’un o günkü tavrına bağlı. Kendisi bir çok yönden eleştirildi. Yaptıkları çok tartışıldı. Politik görüşü de öyle. Ancak Beuys, bence hepimize bir özgürlük alanı tanıdı. Sanatın her şey olabilme potansiyelini gösterdi. Bu alanı açtı. Beuys’u çok önemserim. Evet, işlerim yaptıklarına çok yakın da değil. Ama, bence o ‘alttaki’ cevher, çok benzer. Neticede ben de ‘sanat olmayacağını’ düşündüğüm bir çok alana bulaştım ve o alanları buraya davet ettim; bu alanın içine soktum. Tabii ki onun yanında çok mütevazı ve böyle bir büyüklük iddiası da yok, ama en azından, bu akrabalık, bu ruh var.
Eleştirmen veya sanat tarihçilerin içine çok sık düştükleri bir unsurdur: Yapıtı, sanatçıyı bloklar, kategorize eder, kompartımana koyarlar. Tek tabire indirgerler. Bunu ölüm veya ölümsüzlükle dilimler, mülkleştirirler. Sergiyi gezince bir kere daha ‘şapkamı önüme alıp’ geleneksel, çağdaş sanatın ne olduğunu düşündüm.
Erdoğmuş: Tabii bu az önce ifade ettiğim Tatbiki döneminden gelmem ve aynı zamanda 1970’li yıllarda, dünyada olanları takip eden akademik geçmişimle de ilgili. Siz, ister istemez başka birine bir şey aktarırken, tercihlerinizin olmaması lâzım. Her şeye eşit yaklaşmanız lâzım. Elbette ki kendiniz için seçtikleriniz, araştırdıklarınız olabilir. Bazıları sizin için tarihi problemler olabilir. Ama akademik hayatta ortada bir yerde durmak zorundasınız. Ben öğrencime hiç bir zaman tercihimi göstermedim. Ama tercih ettiğim bir yanıyla şuydu; yaptıklarım tüm bunları kapsamalı. Fakat hiç birine değil, bana benzemeli. Bunun için, yaptığım şeyin bir yere gitmesi, sergilenmesi, satın alınması, tüm bunlardan azade kalmak adına atölyemi de başka işlerle finanse ettim. Bir duruma da bağımlı olmak istemedim. Çünkü bu en büyük problemlerden biri, bunu isteseniz de, istemeseniz de devam ettirmek zorundasınız. Tüm bunlar bana o özerk alanı tanıdı.
Ben bir galeriye 40 yaşımdan sonra bağlandım. Hep Galeri Nev ile çalıştım. Başka galerilerle de çalıştım ama bu galerilerin de yapılarını korumaya çalıştım. Bu beni bağımsız yaptığı gibi, karşımdaki ilişkiyi de problemsiz hale getiriyordu. Bu yapı, hem ilişkilerim, hem işlerimde önemli rol oynar ve bir yere angaje olmadan iş yapmayı hâlâ çok kıymetli bulurum.
Bir ‘amalgam’dan söz ettik; bu yönüyle nadirlik, tekillik ve çoğulluk, anonimlik arasında da önemli bir problemle baş başa olduğunuza inanıyorum. Aslında nadirliğin aslen anonimlik olmasında da bir ‘Sufî’ yön olsa gerek, fikriniz nedir?
Erdoğmuş: Bu, çok derin de bir mesele. Aslında, yaptığın şeyin sana çok fazlasıyla ait, özel olması yanında aslında çok da sıradan olması meselesi. ‘Bu da bir şey mi’ dedirtebilmesi. Aslında iş o iki arada, o gerilimde durabilmeli. Bazen, yaptığın işin dokunma isteği uyandırması; örneğin bir dostumun arkadaşı sergiye geldi. Bakıp, bunlar resme değil, halıya benziyor dedi. Aslında istediğim bu. Resmin özel, ulvî tarafı yerine, bir halının sıradanlığını yakalaması. O iki arada gidip gelmeli. Elbette ki ikisi de çok iyi olabilir. Çok kötü de olabilir ama bunun, halı veya resim olması arasında değer ve verdiği etki adına hiçbir fark yok. Bu mesafede durmaya çalışıyorum.
Bazen, eline aldığın herhangi bir taş senin için ne kadar etkileyici duruyorsa, o taş ne kadar az kıymetliyse ama, sen ona bakarak, deniz kenarında bulduğun küçük çakıltaşlarına âşık olur, götürürsün hani. Ama ona bir değer atfedip, bir şekilde farklı tabir edersen, çok da büyük bir değere erişebilir. Onda senin bulduğun anlamdır önemli olan.
Aslında bir koro olmakla birlikte, sergi ana alanındaki düzenlemede görsel bir meclis etkisi de duyumsanıyor. Sizce bu meclisin kökeninde ne var ?
Erdoğmuş: Aslında bu, şeylerin birlikteliği. Canlı, cansız, insan, hayvan fark etmez, bu evrende kendini buraya ait hisseden her şeyin meclisi. Ben, kayanın da bir insan kadar değerli olduğunu düşünürüm. O şekilde yaklaşırım. Böyle gittiğinde onun sana söyleyecekleri vardır. Dolayısıyla senin ona nasıl, hangi hikâye, hangi ihtimamla baktığına bağlı. Bu her şey adına böyle. Hayat öyle bir şey.
Keza serginin bir de ‘karanlık oda’sı var. Sanki izleyiciye ‘bakın, aydınlıkta çok durduk ama biraz da karanlığın sözlerini dinleyelim’ türünden bir iletişim sunan bir alan bu. Hatta tıpkı hamama gittikten sonra alınan soğuk duşlara bile benziyor. Adeta sergi, bu alanda da kendi kendinden çıkıp, varlığını sınıyor, sınatıyor, ne dersiniz?
Berkmen: Tabii orada gözün hakimiyetine de bir meydan okuma var. Bu büyük duvara girdiğinde de, karanlıkta da var. Sana kendini bir anda açmıyor. Belki tamamını göremiyorsun. Biraz daha sessizleşip, sakinleşip, bir şeyin seni kapsama, hükmetme halinden burada çıkmış oluyorsun.
Erdoğmuş: Aslında bu bir yolculuk. Işıktan karanlığa. Sonra tekrar karanlıktan ışığa doğru geliyorsun. Gece gündüz, zaman gibi. Hayatın kendisi aslında. Buradaki başka türlü bir bakma biçimi. İnsanlar, oradaki loşlukta bazı detayları görmeyebilecekler, istedik ki burada bir keşfetme durumu oluşsun. İnsanlar, telefonlarını kullanıp baksın, yandaki ses onları bir yere yönlendirsin. Arkaya gitsin. Hani nasıl gerçek bir mağaraya girdiğinde onu incelersin, biraz da bu incelemeye açık olmak. Hem uzaktan bakmak, hem de gözlemlemek ve yakın ilişkiye geçmek. Yani mikroskopla, teleskopla, dokunarak bakmak… Olmayan metni okumaya çalışmak, bir sesten ötürü bir şeyleri bulmak. Yani orası bir dünya makinesi. Öyle çalışıyor.
Berkmen: Senin ‘yabancılaşma’ tabirin bende çok tınladı: Ancak bir şeye karşı mesafe aldığında ona daha dikkatle bakmaya başlıyorsun. Kanıksadığın şeyi artık kanıksamamaya başlamak. İşte karanlık, aslında bunu yapan şeylerden bir tanesi. Bu yüzden daha çok dikkat edip, yakınlaşmaya başlıyorsun.
Aslında mesele önce kendinden soyunmak olsa gerek. Öyle mi?
Erdoğmuş: Evet, önyargılarından soyunuyorsun. Resim nedir, sanat nedir ? Bunlardan vazgeçiyorsun. Bunun ne olduğunu anlamaya çalışıyorsun. Gözün görmemeye başlıyor. Karanlıkta görmeye başlıyorsun, o arada bir ses…. İşte bu ‘koro’ sana her seferinde bir şey söylüyor. Bu ‘gürültüden’ bir şeyler anlıyorsun, orada bir şeylere başlıyorsun. Önemli olan, seni o ışıktan karanlığa soktuğumuzda, sen buna nasıl reaksiyon veriyorsun ? Sıkılıp çıkabilirsin, ama meraklanıp, devam da edebilirsin. Ne istiyorsan, talep ettiğin sana yine geri dönüyor. Bunu düşündüm. Yoksa herhangi bir şeyi dikte etmek değil bu.
Berkmen: Buradaki merak meselesi de çok esas, zira Tayfun çocukluğundan bahsediyordu. Küçükken bir oyuncağı parçalara ayırıp, yeniden birleştirmeye çalışırmış. Sürekli, yaşamın nasıl çalıştığına çok yakından bakmak. Müthiş bir merakla bakmak. Zaten bu Tayfun’un pratiğinde sıkça gördüğümüz bir durum. Aslında izleyicide de böyle bir dünya açılabilir mi konusunu sanki sağlıyoruz gibi düşünüyorum.
Böylesi problem ve deneyimlerle bu denli yoğun ilgilenen bir serginin kitabının tasarımı ve içeriği için neler düşünmektesiniz ?
Berkmen: Kitabın tasarımcısı Umut Altıntaş olacak. Şu ana kadar gördüklerimizden, süper bir tasarım çıkacağına inanıyoruz. Özellikle Tayfun’un atölyesinde vakit geçirmiş, onun eserlerini, katmanlarıyla üretme ve düşünme şeklini çok iyi anlamış. Buna dair grafik önerilerle gelen biri.
Bunun dışında kitapta benim bir metnimin yanı sıra, Bejan Matur’un ve Murathan Mungan’ın (önceden yazılmış) bir metni bulunacak. Bunun gibi, Alman sanat tarihçi Stephan Körner’ın bir yazısı kitapta yer alacak.
Erdoğmuş: Cottbus’taki Prince Bückler Sarayı… Kendisi 18’nci YY.’da Mısır’da yaşamış, altı ay kadar da İstanbul’da bulunmuş. Dolayısıyla Doğu kültürünü biliyor. Geldiğinde aileden kalan araziyi su kültürünü öğrendiği için büyütüyor. Kanallar kurup, piramitler dikiyor. Yemek kültürü ile iyi davetler veren, iyi yaşayan, zarif, zevkli biri. Kütüphaneleri ve silahları, aile koleksiyonları var. Ben böyle bir yerde sergi açmıştım. Bu kütüphanede, 2006-2012 aralıklı işlerimi kütüphaneden yapraklarla birlikte, benim sayfaları andırır işlerimi bir şekilde birleştiren bir sergi olmuştu.
Şimdi de kendisi, bu iki tarafı birleştiren bir yazı yazıyor. Benim bu çevre, doğa meselemi irdeliyor. Çünkü çevre bugün Almanya’da da çok güncel bir mesele. Yeraltı suları yere çekiliyor. Zaten kendilerinin de bir ‘Ağaç Üniversitesi’ var. Bu yönüyle de ilginç. Tabii benim de Almanya ile yaklaşık 40 yıla dayanan bir geçmişim bulunuyor. Böyle birinin de sergiye bakmasının iyi olacağını düşündük.
Berkmen: Ve tabii bir de, Tayfun’un zamanında asistanlığı ve öğrenciliğini yapan Yağız Özgen’in çok güzel bir yazısı var. O da Tayfun Hoca’nın atölye pratiğini anlatıyor. Hem sanat teorisi tarafından bakıyor, hem de sürecin içine giriyor.
Sergide, sanatınızda ölüm ve ölümsüzlüğün varlığı, temsili üzerinden bitirirsek, size göre iyimserlik ve kötümserlik nerelerde geziniyor ?
Erdoğmuş: Bunu bilemem ama, en azından yaşamın, yaşamsallığın bir tür bilgi aktarımı ile başlayan bir durumdan konuşabiliriz: Türker Kılıç isimli bir beyin cerrahımız var. Kitabında tam da bu konulardan bahseder. Canlılığın, yaşamdaşlığın neleri ifade ettiğini anlatır. Orada hep ‘bilginin aktarımı’ canlılık üzerinden ele alınır. Beden sürekli değişir ama tüm hafızamız, olduğu yerde durur. Ben, bilgiye böyle bakıyorum. Aktarılan, devam eden ve canlılığımızı sağlayan şey. Aslında ölüp giden bir şey yok. O başka bir canlılığın hammaddesi olabilir.
Berkmen: Bence bu durum, hayata bakan insanın o sıradaki ruh haliyle çok bağlantılı. Ben çok uzun süre, ‘bitki cesetleri’ diyebileceğim, geçmişte kalan şeylerin katmanlandığı bir şey görüyordum. Özellikle işlere tek tek, reprodüksiyon hali ile ve de bilgisiyardan bakınca böyle idi. Ama sonra, sergideki büyük duvar oluştuktan sonra, onun içinden dönüşüm ve canlılık ile, çokluk, çeşitlilik söz konusu oldu. Hayatta olan çok başka şeyler su yüzüne çıkmaya başladı. Bu yüzden bence durum ikisini de kapsıyor.
Biri der ki, ‘Bana hatırlatılanları değil, sadece hatırlamak istediklerimi tercih ediyorum.’ Bu bir kabahat mi?
Erdoğmuş: Hayır, niye olsun? Hatta bence öyle olmalı. İnsan herşeye açık olmamalı. İstediklerine açık olmalı. Onlar sana iyi geliyor ise, onları alabilmelisin.
Yani kişinin tarihi, sadece hatırladığı mı?
Erdoğmuş: Elbette. İlk dönem yaptığım o defterler, biraz öyle. Benim, ayıklayıp hatırladıklarım. Çocukluğumdan, ilk gençliğimden hatırladıklarım. Belki, bunun dışında bir sürü şey yaşadım; ama onlar bana gelmediler, ben de onları çağırmadım.
Bilgi: arter.org.tr









