YAZARLAR

Denizlerin Dağlarla Renkli, Basit ve Sahici Sohbeti / Evrim Altuğ

‘Tutku ve Dalga temalı’ 6. İstanbul Bienali’nde yer alan ‘Buradan Nereye Gidiyoruz?’ sorulu, yedi renkli kamusal alan yerleştirmesi ile hatırladığımız Ugo Rondinone’nin 27 yıl sonra İstanbul’da açtığı ilk galeri sergisi, Dirimart Dolapdere’de. Dağlar ve denizleri bitiştiren renkli sergisi üzerine özel bir buluşma da yapan sanatçının ‘basitliğin içtenliğini’ arayıp bulduğu yalın eserleri, geleceğin kendi bakışımızda saklanan ilk görüntülerde saklandığının da dobralığı ve umudunu taşıyor. Renkler, biçimler ve anıların ürettiği bu ‘güncel kalıntılar’, kişinin kendine, ötekine ve dünyaya aidiyeti, samimiyeti hakkında da, birer mülkiyet ve karşılıklı özgürlük sınavının kapısını aralıyor. Böylece, evrensel deneyim, serginin en önemli kolektif varlığı olarak kendi değerini tabir ediyor.

 evrimaltug@gmail.com

İstanbul Dolapdere’de bulunan Dirimart Sanat Galerisi, çağdaş sanatçı Ugo Rondinone’nin Türkiye’deki ilk kişisel galerisi sergisi ile sezonu açtı. Sanatçı “Dağ ve Deniz” (Basın ilanı ile Güneş ve Dağ) isimli sergisinde, sanatçının 30’u aşkın resim ve heykelini, bir araya taşıyor.

Rondinone’nin eserleri, kırılganlık ile dayanıklılığı, umut ve melankoliyi, mucizevi ve sıradan olanı ‘an’da kesiştiren, adeta ‘ciddi oyuncaklar’ dedirtecek türden bir itinanın ürünleri.

Paolo Colombo küratörlüğündeki ‘Tutku ve Dalga’ temalı 1999 İstanbul 6. Bienali’ne sunduğu ‘gökkuşağı’ formundaki “Buradan Nereye Gidiyoruz?” isimli heykeli ile (https://bienal.iksv.org/tr/eserler/ugo-rondinone ) tanıdığımız Rondinone, renkleri de biçimler gibi, evrensel bir iletişim ve deneyim aygıtı olarak kullanıyor.

27 yıl sonra geldiği İstanbul’un geçirdiği dönüşümü inanılmaz bulduğunu belirten sanatçı, beton duvarlar ve zemin üzerinde beliren çarpıcı yapıtlarının oluşturduğu bütünlüğün altını çizerek, sergi önizlemesinde sanatı ve hayatına dair özel paylaşımlarda bulunuyor.

Karşıt güçler olarak ‘dağ’ ve ‘deniz’in, çalışmaları bütünleşik kıldığını beyan eden Rondinone, eserlerdeki ‘basitliğin’ temel unsur olduğunun altını çiziyor. Görülen manzaraların geçmişinde önceleri yaptığı göl manzaraları olduğunu açıklayan Rondinone, bunu daha sonra gündoğumu kompozisyonlarının izlediğini, bu eserlerini Covid – 19 salgını sırasında Long Island’da bulunduğu sırada yaptığını ifade ediyor.

Yaptığı resimlerin suluboya ile oluştuğunu, ham tuval üzeri olduklarını ve bunu bilinçli olarak ortaya koyduğunu belirten Ugo Rondinone, eserlerine ufuk çizgisi ile güneşi tabir ettiği çemberin türevlerinin hakim olduğunu ifade ediyor.

Kalemle yaptığı desenlerin ‘oluş halleri’ ile bırakıldıklarına dikkat çeken sanatçı, bu basitliğin oluşması ve öyle bırakılmasının daimi hedefi olduğunu ısrarla vurguluyor.

Gerek ‘dağ’ yorumları, gerekse manzara resimlerinin kişisel deneyim ve tarihlerine yaslandığından söz eden Rondinone, bununla birlikte eserlerinin herkesle irtibat halinde olmasına da özen gösterdiğini söylüyor.

“Dünyada hangi kültür, hangi renkten olursa olsun, herkes güneşe, şafağa, ya da gün batımına ve dağlara bakarken aynı deneyimi yaşar. ‘Dağ’ biçimlerini yapmaya 2016’da başladım ve geliştirdim. Bunun temeli Nevada Müzesi’nin talep ve katkısı üzerine çöle bıraktığım çok daha büyük ebatlı bir heykelimdi. Oradan bu noktaya geldim. İlham kaynağım ‘Vudu Dağları’ydı. Burada dağların dikeyliğini ve deniz manzaralarının yataylığını uyumla görebilirsiniz. Bir anlamda ‘entelektüel’ bakımdan söylenecek pek bir şey yok. Bu görsel bir sergi. Sadece hissedin ve bakın…”

Rondinone’ye, eserlerindeki sessizlik ve mucize potansiyelinin nereden geldiğini soruyorum. Çünkü eserlerinde önemli seviyede ‘bir’lik ve ‘birliktelik’ potansiyeli gizleniyor. Anlatıyor:

“1991’deki ilk sergimden beri her galerinin büyük pencereleri oldu. İlk sergimde, camları ahşap panellerle kapattım. Böylece dış gerçeklikle ilişki kesilir hale geldi. Burada ise kahverengi bir filtreye başvurdum. Böylece zamanı yavaşlattım. Dolayısıyla içeriye gelen biri dışarıyı unutur oldu. İçerisinin kendi dünyası oluştu. İzole hale geldi. Bu izolasyon tüm atmosferi yavaşlattı. Ne zaman bir sergiye girişsem, dışarısını ya bloke ediyor, ya da dönüştürürüm. Böylece oldukça kurgusal bir duruma gönderme yaparım.”

Sanatçının eserleri her ne kadar basit de görünse, bu hale gelişleri içlerinde büyük bir kaosu da gizler gibi görünüyor. Rondinone, eserlerindeki kaos ve düzen ilişkisini sorduğumda ise bu durumu şöyle yorumluyor:

“Bir taşı ele ele aldığımızda, son derece karmaşık olduğunu görürsünüz. Her detayına kadar böyledir. Yine de nihayetinde o basit bir taştır da. İnsanlığın başından beri öyledir, öyle de kalacaktır. Dolayısıyla çabam, ‘bakmakla’ ilişkili. İster dışarıya, isterse içeriye olsun, ilham veya derin bakış bağlamında olsun, bakmakla. Yine de istediğiniz kadar derinine bakın, gördüğünüz taştır. Buradaki en basit dönüşüm ise, onlara katılmış renklerdir.”

Ugo Rondinone’nin çalışmaları, dağlar ve denizleri, bir araya gelmiş kibritler ve kibrit kutuları kadar da enerji taşıyor. Özne ve nesneyi, iş ile izleyeni birbirine tutuşturuyor. Sanatçı bu yorumumu ise şu sözlerle yankılıyor: ”Buradaki pencereler vesilesiyle, bir nevi içerisi ile dışarısı ortaya konuluyor. Bu da ikisinin basitliği ile bir manada kaotik biçimde birlikte varoluyor.”

Sanatçının eserlerinde kullandığı temel yatay ve dikey denge arayışı, bir davetlinin de dikkatini çekiyor. Ugo Rondinone bu konuda da şunları izah ediyor:

“Çalışma, bir ikiliği ortaya koyuyor. Bu sergide geometrik olan ile organik olan bitişiyor. Temel renkler ve suluboyanın da katkısıyla bu durum beni nasıl devam edeceğim konusunda da bilgilendiriyor. Burada herşey bugün tümüyle renkli. Belki bundan sonraki işim siyah ve beyaz temelli de olabilir. Bu dinamik beni ilerletiyor. İşlerim beni kendi kendilerine yönlendiriyor. Yaparken, diğer yönün de bilincine varıyorum. Herhangi bir değeri kendi kendime beyan etmiyorum. Eser böylece açık kalıyor.”

1991’deki ilk sergimde yer alan manzaralar, geçmişe selam veren işlerdi. Bir yıl sonra yaptığım siyah beyaz manzara desenlerim ise karşıt haliyle, güneş(-leri) temsilen yoğun çemberleri odağına aldı. Bu meyanda konularımın genellikle Alman romantik yaklaşımından türediğini ifade edebilirim. Dağlar, günbatımları… Bu meyanda Kaspar David Friedrich bana önemli bir çıkış noktasıdır. Manzara resimlerime 1989’da başladım. İlk kez 1991’de sergilediğimde tabii o sırada bu durum henüz açığa çıkmadığı için tartışılmamıştı da. Bu da beni Romantik akıma daha fazla yakından bakmaya sevk etti. Bu anlayıştaki ‘gün’ler, ‘gece’ler ve ‘bilinmez’ olanlar öne çıktı ve eserlerimin temelini izah etti. Elbette burada kimi eserim ‘Melankolik’ etkiler üretirken, kimiyse tamamen zıt, büsbütün ‘mutlu’ etkiler de ortaya koyabildi. Bu sergideki gibi.”

Rondinone, sergilerine gelen çocuklar ve yetişkinlerin eserlerle kurduğu irtibat üzerine gözlemlerini sorduğumda ise, şu karşılığı veriyor:

”Parçalar zaten içerdikleri niteliklere indirgenmişler. Bir esere başlarken onu hep olabilecek en basit haliyle nasıl yapacağıma odaklanırım. Böylece, herkesin anlayabileceği bir evrensel dile eriştiğimi de bilirim. Biyografik meyanda bir özellikleri olmaz. Yine de yaptığım her resmin bir üretim tarihine göndermesi mevcuttur. Her iş böylece birbirine tutunarak bir günce haline gelir. Bu aynı zamanda zamanla da, uzamla da oynamamın da önünü açar.

Hatırlarsınız, 6. İstanbul Bienali’nde iki işim yer almıştı. Biri Aya İrini’de, öteki Taksim Meydanı’ndaydı. Metronun dibindeydi. Gökkuşağı temalı ‘Buradan nereye gideceğiz?’ sorusu bir çok insanın yanından gelip geçtiği bir durum yaratmıştı.

Bildiğiniz gibi Gökkuşağı romantik çağrışımlar uyandırır. Ama aynı zamanda eşcinsel dünyası ve AİDS krizi ile bu alanın sorunları ve duruşuna da gönderme yapar. Bugün bu meselelerin politik bağlamda İstanbul’da nasıl değerlendirildiğini bilemiyorum. Ama şunu bilhassa belirteyim: Eserim bir sanat eseridir, politik değildir. Özellikle kendi arkaik hali, basitliğiyle mevcuttur. Bunun ürettiği düşsellik üzerinden herkes tarafından anlaşılabilir vaziyettedir. Dağlar, günbatımları, arketiplerdir. Öyle ki insanlık, bunlar üzerinden bitişir, bir araya gelir. Bu meyanda politik durumlara hiç bir zaman tepki vermem, zira politika bir günde değişiverir. Ancak bunlar, bu çalışmalar sonsuza kadar açık kalmakla mükelleftir.

Manzara resimlerinin tesadüflerle işlediği söylenebilir. Dağlar ise temel dokuz renkle oluşmuşlardır. Böylece oluşan minimal parametrelerle, eserlerin tümü meydana gelir. Resimlerin oldukça duygusal olduğu düşünülebilir. Taşlar bir araya geliyor mu? Öyleyse tamamdır. Bir bakıma iki taş, kolaylığı adına altı taşa yeğdir.”

Bu paylaşımlar üzerine telaffuz etmemiz gerekirse, Rondinone’nin sergisi, geleceğin kendi bakışımızda saklanan ilk görüntülerde saklandığının umudunu taşıyor. Kendi içimize de, ötekine de, dışarıya da ne kadar içeriden, yalın, basit ve dobra bakarsak, her türlü zaman ve mekân mucizesinin, oradan fışkırabileceğinin görsel ve ruhanî sinyallerini yolluyor.  Renkler, biçimler ve anıların ürettiği bu ‘güncel kalıntılar’, kişinin kendine, ötekine ve dünyaya aidiyeti, samimiyeti hakkında da, birer mülkiyet ve karşılıklı özgürlük sınavının kapısını aralıyor. Böylece, evrensel deneyim, serginin en önemli kolektif varlığı olarak kendi değerini tabir ediyor.