YAZARLAR

Hilal ve Yıldız Altındaki, Şu Sahici, Sivil Tarihimiz / Evrim Altuğ

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde 28 Mart’a kadar açık kalacak, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ortaklığında sunulan “Cumhuriyetin Kamera Arkası” sergisi, foto muhabiri Selahattin Giz, ustası Namık Görgüç ve Giz’in gizemli arşivinde gün ışığına çıkarılmayı bekleyen on binlerce kadrajdan itinayla damıtılmış bir seçki. İdil Çetin ve Ahmet Ersoy küratörlüğündeki sergi, Zeynep Ögel ve Gülru Tanman imzalı arşivsel değerdeki 400 sayfalık kataloğu ile de, pek çok disiplin adına son derece kıymetli bir dönemi müjdeliyor. Oturumlar, öğrenme programları ve izleyici etkileşimli tasarımıyla sergi, çıkışında da ziyaretçiyi yine bir diğer sergisiyle, 20’nci yılını kutlayan İAE’deki ‘Maceraperest Bir Mimarın Fotoğrafhanesi’ne uğratmadan, bırakmıyor. Bu sergi de Ocak sonuna dek açık.

evrimaltug@gmail.com

İstanbul Tepebaşı’ndaki Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Cumhuriyet Bayramı arefesinde alanında emsal sayılabilecek çok değerli bir sergi ve yayını gündeme taşıdı. Müzede Frank Bowling sergisi paralelinde izlenebilen ve tarihi yapının dördüncü katına serpilen etkinlik, “Cumhuriyetin Kamera Arkası”na odaklandı.

Küratörlüğünü İdil Çetin ve Ahmet Ersoy’un yaptıkları sergi, yaklaşık 400 sayfalık büyük boy kuşe arşivsel yayının yanı sıra, 28 Mart 2027’ye dek görülebilecek yüzlerce ‘yeni’ Cumhuriyet manzarasını türlü açılardan büyüteç altına alıyor.

Çağdaş, bilimsel ve eleştirel, sorgulayıcı sergileme tekniklerini kullanan sergi, 20’nci yılını kutlayan İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün (İAE) ve Vakfın himayesinde bulunan foto-muhabiri Selahattin Giz’in (1914-1994) özelinde, arşivinde koruyup kolladığı on binlerce negatif, baskı, levha ve haber için dekupe görseli, bildiğimiz kadarıyla ilk kez, Türkiye’nin gündemine getiriyor. 

Proje yöneticiliğini İAE’nin de yönetiminde olan Gülru Tanman ile, Pera Müzesi emektarı, serginin arşivsel kıymetteki kataloğunun da Tanman’ile yayın koordinatörü Zeynep Ögel’in üstlendikleri etkinlik, türlü konu ve tasarım alanlarıyla zenginleşiyor. Tekrar yerine, serginin muazzam yayını, Geoffrey Batchen, Sidar Bayram, Özge Calafato, İdil Çetin, Mehmet Erken, Wolfgang Ernst, Ahmet Ersoy, Cengiz Kahraman, Kerim Suner ve Gülru Tanman’ın birbirinden çeşitli, biricik metinleriyle taçlanıyor.

Işık Ünal Kozar, Cem Kozar ve Aysu Keten ile PATTU’nun tasarımıyla görkemini artıran Cumhuriyetin Kamera Arkası sergisi, gizemli, kara mavi bir perdeyle açılırken, izleyiciyi daha yolun başında, sergi ve tarihin üzerine döktüğü yüzlerce suretten oluşan bir ışık tribünü karşılıyor. Paylaşılan fotoğraflar esasında, Giz ve arşivinin temsil ettiği sivil tarihin çok sesliliğini, Türkiye bayrağı altında buluşan nice kimliğin başından neler gelip gittiğini haberleyen devasa bir kolektif tarih anlatısının ipuçlarını sunuyor.

Bu yüzden daha Cumhuriyet sergisinin kendisi başlamadan, anlattığı ‘Cumhur’un aslında ne olup, olmadığı veya olabileceği, estetik bir sağduyu, demokratik bir çokseslilik içinde, bir nevi görsel meclis huzurunda, ziyaretçilerin takdirine bırakılmış oluyor. Bu tıpkı büyük bir senfoni öncesinde tüm solistlerin ilgili besteye kendilerini tınısal bağlamda hazırladıkları o ürpertici birkaç saniyeyi de andırıyor.

Yaklaşık 40 kişilik bir destekçi listesiyle kudretlenen sergi, aynı zamanda T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı, Fenerbahçe Spor Kulübü, Cumhuriyet Gazetesi, George Eastman Müzesi, İstanbul Üniversitesi, İBB Atatürk Kitaplığı, İstanbul ve Marmara üniversiteleri, Mary Evans Görsel Kütüphanesi, Kraliyet Koleksiyonlar Tröstü ve Tarih Vakfı ile TRT gibi bir çok sivil ve resmi kaynağın emeğiyle de bütünleniyor.

Beraberinde özel paneller ve öğrenme programlarını da getirecek sergi, yine vurgulamak gerekirse, Vakfın fotoğraf koleksiyonundaki Basın Fotoğrafları Arşivi’nden (BFA) bir seçkiye odaklanıyor. Bu arşivin sürekli olarak dijital seviyede ziyaret, araştırma ve kullanıma açık olduğunu ise daha en başta müjdelememiz gerekiyor. Bu yönüyle İAE Arşivi’nde örneğin, Giz’e dair 500’ün üzerinde kare de yer alıyor. Yine meraklıları için, sergi yayını da elbette nicesi gibi bu arşivin kütüphanesinde kullanıma açık.

Sergi, İdil Çetin ve Ahmet Ersoy’un ifadelerine başvurursak, “Ham haliyle korunmuş, belli yönleriyle ‘veri çöplüğü’ olarak adlandırabileceğimiz fotoğraflardaki görüntüler, 1920’lerden, 1950’lerin başlarına uzanan, yani kabaca Türkiye’nin erken Cumhuriyet dönemine karşılık gelen bir zaman aralığını kapsıyor. Fotoğrafların çoğunu İstanbul’da, Cumhuriyet gazetesi foto muhabirleri Selahattin Giz ve ustası Namık Görgüç (1895-1947) çekmiş olsa da, isimlendirilmemiş negatiflerden oluşan bu koleksiyon, dönemin önde gelen basın fotoğrafçılarına ait pek çok kareyi de içeriyor.”

BFA’nın ziyaretçiyle tanışıklığını sağlayan verimli bir levha ile açılan sergi, az önce de dediğimiz gibi, bu görsel meclisten günümüz ve geleceğe bakan gerçeküstü samimiyetteki pozları, özellikle de ‘atık arşiv’in taşıdığı kitlesel, sosyolojik hafıza boşluğuna getirdiği onarıcı toplumsal niyetin insanca kıymetini içinde ‘köpüre köpüre’ kapsıyor. Bu yönüyle önerimiz, izleyicilerin özellikle bu büyük alandaki kareleri de olabildiğince görmeye özen göstermeleri. Ama sergi bunu yaparken, diyelim ki 1970’lerin AP ve CHP’sine karşı girişilen işçi eylemlerinin alın terini de soğutmuyor.

Çünkü burada dönemin memurları, yurttaşları, çocukları, balkon güneşini bölüşen alımlı, genç kadınları, sokak levhaları, reklam dilleri, adeta çağdaş sanatın diline dil çıkarır sahicilikteki yaşam kolajları, mutlu bir ayıcının ayısıyla anıları, durakta bekleşen hatunların seyrindeki genç jönleri görmemek, oradan dönemin lokanta ve birahanelerinden, ince sazı, nefis içkisi ile ‘Türk Yuvası’nın önünden geçmemek, elde değil.

Boğazda yıkanan katırların, Atatürk büstüne itina eden heykeltıraşların, kadın meslektaşlarının gurur pozlarının art arda geldiği sergi, bir yanıyla resmi tarihi dansa kaldırır bir sivil tarih anlatısının da haklı gürültüsünü, coşkusunu, zihinlerdeki özgür, zengin, kısıtsız kamusallığı kutluyor. Gizemli hanımların salon pozlarıyla, mahalle sırdaşı genç kızları aynı duvara misafir eden Cumhuriyetin Kamera Arkası sergisi, subayların ilk kez tanıştıkları İstanbul Üsküdar çift kanatlı kara tayyaresini hayranlıkla izlediğiniz esnada, öte yanda sizi birden harika bir sabah ışığında sükûnetle dikişini sürdüren tatlı bir bayanın dizinin dibine, yahut yeni kostümünü aynada deneyen bir diğer güzelliğe bırakıveriyor.

İstanbul bostanları, çayırlarıyla çocukları kucaklaştıran bu arşiv karelerinde ayrıca, kepenkler önünde gecelik otellerini açmış beş altı evsiz, ya da İstiklâl tramvaylarının verdiği haklı izdiham da, şemsiyeli hanımların Arnavut kaldırımlarındaki telaşlı, topuklu ıslak kıtırtıları da atlanmıyor. Mahzunluğu, saflığı çocuk yüzleriyle tanıklığa bırakan sergi, özellikle kıymetli resimaltlarıyla da takdirini perçinliyor.

Elbette sergi kendi misyonu, basın yayın ve arşiv yörüngesinden uzaklaşmadan, bizi kâh Eylül – Ekim 1932’deki, Dolmabahçe Sarayı ikametli Büyük Dil Kurultayı’na, kâh bu kurultayın sokak afişleri, kara tahta çağrıları, Halkevi rüzgarları, saraya davet edilmiş Yörük sülaleleri veya dönemin Cumhuriyet gazetesi haberlerine de sevk etmeden geri kalmıyor. Cumhuriyetin sözgelişi değil, gözgelimi ne kadar bariz bir emek, zıtlık, fedakârlık ve uyum süreciyle evrildiğini ispat eden Cumhuriyetin Kamera Arkası sergisi, tam da adına yaraşır biçimde, hepimizi sahnenin ardındaki fikir, eylem, yaşam ve yazgı kavgasıyla, belki de ilk defa tanışlıyor.

Bu yönüyle küratörler özellikle, Giz’in belki de mucizevi bir içgüdü ile biriktirdiği ‘âtıl hafıza’nın sahiciliği ile, vazife gereği çekilmiş tüm ideolojik ve kurgusal imgeler arasındaki zıtlığın altını hassasiyetle çiziyor. Sergideki eski, yıpranmış, yarısı gidik, üst üste pozlanmış veya çekilirken zaten elenmiş nice kadraj, tam da bu duruşlarıyla çağdaş popüler felsefi tabirle, tarihe ‘Yamuk bakmak (Zizek)’ adına birer davetiye halini alıyor. Bu yüzden sergideki hukuki, turistik, tarihsel veya sivil nice ‘Kötü Fotoğraflar’ın taşıdığı drama, kat be kat artırarak, bu görsellerin mistisizmini daha bir katlıyor.

Küratörler İdil Çetin ve Ahmet Ersoy, harika ekipleriyle ortaya koydukları sergide, ziyaretçinin tarihin ellerinden tutması adına, meraklarını kışkırtmak adına da ellerinden geleni yapıyor. Sergide bu yönüyle izleyicilerin dokunup, keşfedip bulabilecekleri tarihsel kare seçkilerine ait levha çıktılar, ya da cam negatif kurgular da üst üste sıralanıyor. Sergi öte yandan, basının geçirdiği estetik, kültürel, endüstriyel ve politik evrimi de duyarlıkla takip ederek, sözgelimi Cumhuriyet gazetesi mirası eski matbuat aygıtları, hurufat çekmecesi, kurşun rotatif kalıbı gibi baskı mekanizmalarını da ‘burnumuzun ucuna’ getiriyor.

Yeni Türk alfabesiyle geleceklerinin cümlelerini kurmaya çalışan genç kızların altını sürekli çizen sergi görsel seçkisi, ‘Medeniyet Melekleri’nin sokaklardaki geçit törenlerinde birer çiçek yığını arasına nasıl yakıştığını da unutturmuyor.

1930’lardaki vatandaşlık seferberliği ve Türkiye halkı bilinci yaratma çabalarının özellikle okullarda ve halk eğitim merkezlerinde nasıl bariz biçimde tasarlandığını da ispatlayan bu nice sivil kadraj örneği, ‘Durmayalım Düşeriz’ diyen ilginç pankartları, ulusal zenginliği kutsayan mobil sebze meyveli kamusal heykel örnekleri veya dönemin sıcak yayın organları ‘sırf dört sayfalık gazeteleri’nden hareketle, ‘Baş Sahife’nin de önemini türlü replikalar ve orijinal kare ile bütünlüyor. Sergi, 1923 rejiminin kendini sosyolojik, estetik, duygusal ve ideolojik olarak nasıl tasarladığı adına, bu tasarımların ne kadar zamklı, ne kadar oturaklı olduğunu da, fotoğrafı çekilmiş genç yaşlı, azınlık çoğunluk nice bireyin sessiz şahitlikleriyle art arda tartışmaya açıyor.

‘Siyasi Haberler’ veya ‘Görsel Habercilik’ köşesi, çekilen inanılmaz karelerin sanat, Atatürk, spor, bayram, seremoni gibi nice konu başlığı ile sergi, çok sayıda keşfin de zirvesini zorluyor. Örneğin sergi, bizlere belki çok da gecikmiş de olsa, Beyoğlu Mis sokak karakol amirliği önünde vesikalık seyyar fotoğrafçılık yaparken ‘erkek kılığına girmiş’ bir kadın emektarı, ya da heykeltıraş Pietro Canonica’nın asistanlığını başarıyla kazanmış, kadın yontucu Sabiha Ziya Bengütaş’ı da (1904-1992) onurla hatırlatmadan geri durmuyor.

Sergi elbette bir köşesini de, Selahattin Giz’in meslek hayatı ve özel yaşamına bırakırken, döneme ait ilginç istihbari haber kupürlerini, Hikmet Feridun Es gibi edebi kalemlerin basına gösterdiği çalışkanlık ve harareti, 1931 Nâzım Hikmet Davası’ndan çarpıcı kareleri de bizlere armağan ediyor.

Fotomuhabirlerin kelle koltukta nasıl haber kovaladığını unutmayan sergi, öte yandan Tatavla yangını veya 6-7 Eylül pogromunu, ya da Menemen 1930 olayı, Şeyh Said vakası veya üniversite protestolarının görsel vesikalarını da ‘inanılmaz’ samimi kadrajlarıyla atlamayarak, bir takdir nişanı daha kazanıyor. “Arşivin Suskunluğu”nu da bizlere kederle fısıldayan proje bu süreçte Tarih Vakfı Bilgi Belge Merkezi veya Fahri Çoker koleksiyonu ile, güçlerini birleştiriyor.

Buna karşılık, başkent Ankara adına tasarlanmış vizyoner mimari ve grafik büyük kent afişlerini, onlardaki Frankofon dili de atlamayan sergi, bir zamanların açık hava boks müsabakalarıyla inleyen, Taksim stadyumunda kadınların bayrak yarışı yaptığı genç Türkiye’sindeki insan ve kültür çeşitliliğinin de, geleceğin Türkiye’sini tasarlayan milli eğitim seferberliğinin de altını ısrarla, defaten ve her daim yurttaş hizasındaki objektiflerle çiziyor. Sergi bunu yaparken, perdenin de perde arkasını atlamayarak, dönemin Darülbedayi’sinden yine ayrıca çok ilginç, samimi ‘perde arkası ve önü’ kadrajlarını, tiyatrodan opera ve müziğe, tüm emekçilerle bir araya getiriyor.

Taşıdığı itina ve içerdiği zenginlik nedeniyle Basın Müzesi’ne doğrudan taşınacak yoğunlukta, ya da Türkiye’de veya yurt dışında gezdirilecek ehliyette olduğunu düşündüğümüz “Cumhuriyetin Kamera Arkası” sergisi, bu yönüyle küratörler için de yeni başlıyor. Zira kadro, sergide ‘beğenilen’ karelerin izleyicilerce ‘çıktısının alınarak’ hayata yine karıştırılabileceğinin müjdesini verirken, fotoğrafların başka hatıra ve dahi fotoğrafları da getirebileceği bir müze içi sosyal iletişim zemini ve tasarımı yaratmanın da peşine şu günlerde harariyet ve samimiyet ile düşmüş bulunuyor.

İstanbul’un yoksul mahallelerine salınan koyunları, türbe önündeki öküzleri, kaldırımlarda seken domuzları, çarşıda gezinen aç balıkçılları, omuzlarda ölüme yürüyen kurbanlıkları, ördeklerle oynayan çocukları da unutmayan sergi, tam bir zaman ve mekân makinesi olarak, ziyaretçisini ‘geleceğe hasretle’ bekliyor. Bir ilginç çağrışımla da, sergi ayrıca yıllar önce ‘Osmanlı Bankası Müzesi’nde yer almış, dönemin Almanya, İtalya ve Türkiye’sini mukayese eden ‘Ulusu Tasarlamak’ sergisine de manâlı bir selam veriyor. İlgilenenlere, bu serginin kitabının da Salt Araştırma ve İAE arşivinde olduğunu belirtelim. Ve yine İAE demişken, Pera Müzesi’ne komşu kurumda ayrıca 31 Ocak’a kadar sürecek olan “Arif Hikmet Koyunoğlu: Maceraperest Bir Mimarın Fotoğrafhanesi” sergisini de muhakkak ziyaret etmenizi rica edelim.

Bu arada bencillik olur diye, yapmayı hiç sevmediğim bir şeyi paylaşmak istiyorum. ‘En çok, en çok hangi karede duralım…’ derler hani.. Kişisel olarak halen sergideki, keşfi bekleyen çift pozlanmış bir kadın fotoğrafının etkisindeyim. Tek bir kareye ancak bu kadar sayfa sığabilir fikrindeyim. Bu da, ilgili fotoğrafın öyküsü ile, 103 yıllık Cumhuriyetin hilal ve yıldız altındaki tarihini şu sahici ve sivil hale getiren nice sureti ile, sergiyi gezenlere özel bir bilmece olarak hatıra dursun.