YAZARLAR

Akıl Susunca Sezgi Dile Geliyor / İpek Durkal

Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım aklıma düşüp de onu aradığımda çoğu zaman şu cümleyi duyarım: “Ben de birkaç saattir yoğun olarak seni düşünüyordum…”

Yolda yürürken bazen birini birine benzetir ve benzettiğim kişi çok kısa bir süre sonra karşıma çıkar…

Bazen de sadece içimden gelen bir hisle değiştirdiğim bir programın, hayatım açısından ne kadar önemli bir karar olduğunu kısa süre sonra anlarım.

Bazen hiç düşünmeden öylece dudaklarımdan dökülüveren kelimeler gerçek olur. O olayın öyle gelişeceğini biliyorumdur ama nasıl bildiğimi ben de bilmiyorumdur…

Bu cümleler çoğumuza hiç yabancı değil.

Hepimiz zaman zaman böyle tuhaf durumlar yaşıyoruz. Kimimiz ne olup bittiğinin farkında, kimimiz ise ‘tesadüf’ diye geçiştiriyor. Peki, ne olup bitiyor?

Aslında çok basit; adına ‘sezgi’ dediğimiz bu durum, ruhumuzun gürültüsünden uzaklaşıp içimizdeki sesi duyabildiğimiz anlarda oluyor.

Eğitmen ve yazar Joseph Nguyen ‘Düşündüğün Gibi Değil’ (Don’t Believe Everything You Think) kitabında işte tam da bunu anlatıyor. Kaynağını açıklamakta zorlandığımız bu içsel ses üzerine dikkat çekici tespitlerde bulunuyor.  Yazar soruyor: “İçgüdünüzün yapmamanızı söylediği bir şeyi yapmadığımız için hiç pişman oldunuz mu? Ya da hiçbir mantıklı açıklamanız olmamasına rağmen içgüdünüzle hareket edip ardından harika şeyleri gerçekleştiğini gördünüz mü?”

Sezgilerimiz ve içimizde o her şeyi ‘bilen’ bizimle konuşuyorsa, bizim yapmamız gereken, düşünmeyi susturarak onun sesini açmak. Joseph Nguyen bunu nasıl yapacağımızı anlatırken günlük hayatta, küçük farkındalıklarla uygulayabileceğimiz basit yöntemler sunuyor.

‘Düşündüğün Gibi Değil’ bilimsel inceleme-araştırmadan çok, kolay okunan bir ‘kişisel gelişim’ kitabı. Ancak içinde, üzerinde kafa yormaya değecek güzel başlıklar var. Kitabın temel fikri güçlü: “Aklından bir düşüncenin geçmesi onun doğru olduğu anlamına gelmez. Düşünce ve düşünme birbirinden farklı şeylerdir.”

Yazarın da söylediği gibi, her birimiz dünyayı kendi algılarımızla deneyimliyoruz. Aynı olayları yaşasak, aynı anda aynı yerde bulunsak bile gördüklerimiz, hissettiklerimiz, yaşadıklarımıza yüklediğimiz anlamlar birbirinden tamamen farklı olabiliyor.

Belki düşünmeye biraz ara vererek düşüncelere ve sezgilere hayatımızda daha fazla yer açabilir; zaten bildiğimiz şeylerin gerçeğini keşfedebiliriz.

Her yakınlık aşk değildir

Yalnızca olayı anlatan değil, okurken beni değişken ruh hallerine sokan, sıradan hayatların da büyülü olabileceğini gösteren romanlardan keyif alıyorum. Adını Antik Yunan şairi Sappho’nun “Andromeda’nın sunacak daha iyi bir şeyi var” dizelerinden alan ve İsveç yazar Thesere Bohman’ın kalemi ile de tanışmama vesile olan ‘Andromeda’ tam da tarif ettiğim gibi bir roman.

Köklü bir yayınevinde stajyer olan Sofie ile yayınevinin yöneticisi Gunnar’ın yakın dostluğunu, geçmişin yükünü, geleceğin endişesini, sınıf ve kuşak çatışmalarını, edebiyatın birleştiriciliğini, samimi bir dille önce genç Sofie’nin sonra da ileri yaştaki Gunnar’ın bakış açısından görüyoruz.

Nostalji de var romanda melankoli de… “İnsanın bu kadar anıyla bu kadar yalnız olduğunu fark etmesi aslında hüzün verici” diyen Gunnar’ı ve Gunnar’ın ‘nostalji’ diye tanımladığı şeyin aslında kayıp duygusundan ibaret olduğunu anlayan Sofie’nin dünyasına daldım gittim.

Kelimenin tam anlamıyla ‘çok zarif’ bulduğum bu eseri ve değişen dünyada kendi değerlerine sadık kalmaya çalışan bu iki insanın hikayesini okurken, ilişkilerin sıklıkla para, güç, çıkar veya cinsellik üzerinden tanımlandığı bir dünyadan uzaklaşıp çok güzel vakit geçirdim.

Bazen iki insanı birbirine bağlayan şey aşk değil, dünyanın geri kalanında bulamadıkları ortak bir dildir…