Küçülerek yaşanan bir hikaye: Hayat
En son ne zaman evcilik oynadığınızı hatırlıyor musunuz? En son istop, en son saklambaç hangi gündü? Zaman zaman bunu düşünürüm ve o günün ‘son’ olduğunu bilerek oynamamış olmamız hep içimi sızlatır. Hepimizde aynısı oldu, bir gün kendiliğinden bitti oyunlarımız tıpkı hayat gibi. Neticede hayatımızı da hangisi ‘son’ günümüz bilmeden yaşıyoruz…
Kimi son kez görüyoruz kim bizi son kez görüyor hiç bilmiyoruz. Bu düşüncelere zaman zaman çok kafa yoruyorum ve sanırım bu yüzden “Doğduğumuzda ölmeye koyuluruz” diyen Margit Schreiner’ın ‘Hayal Kırıklıkları Kitabı’ (Buch der Enttauschungen) beni derinden etkiledi.
Kitap, ölmüş bir kadının kendi hayatıyla olan yüzleşmesini kimi zaman acı kimi zaman mizahi bir dille karakterin kendi ağzından aktarıyor. Ana rahminden başlayıp son nefesini verip sevenlerinin onu uğurlamaya geldiği ana kadar anlattıkları, her birimizin yaşadıkları ile üç aşağı beş yukarı aynı.
Örnek verecek olursam, 40 yaşından sonra çoğumuz “Etrafımı eledim, ne kadar az insan o kadar mutluluk” gibi cümleler kurar, ‘bilinçli’ sandığımız yalnızlığımızla övünürüz ya; psikoloji eğitimi almış yazar Schreiner’ın yarattığı karakter 50 yaşına geldiğinde o güne dek emek verdiği ve hep yanında sandığı insanların aslında hiç de onun düşündüğü gibi ona yakın olmadıklarıyla yüzleşerek hayatının küçüldüğünü fark ediyor. Bu küçülme işi mühim. Çok yerde, bu hayattan küçülerek gittiğimizin vurgusu yapılmış.
Tabii bir de yaş aldıkça her anlamda daralıyor hayat ve seçim yapmak zorunda bırakıyor insanları.
Kitabın ana cümlesi ‘Her şey biter ama biz hiç fark etmeden’ olabilir ya da “Hayat işte çok da kurcalama, yaşa gitsin”…