Belki bu üretimiyle insan, o yıllarda varoluşu adına bağımlısı haline geldiği kapitale, mülke, yarattığı bitimsiz, obez ve kusturan endüstriye, tüm kaygısıyla bir mikrop gibi nankörce sızarak, onu her seferinde içeriden imha ve/ya ihya etmeye çalışıyordu.
Ve birileri de, sanat tarihinde bunu sahiplenerek, mesenlik, artizanlık, yaratıcılık veya kanaat önderliği diye tasmalamaya kalkıp, narsistçe kendini alkışlayıp, duruyordu.
Zaten o yıllar aynı zamanda Dünya ve ABD’de ‘Bağımsız’ tiyatro, sinema, performans ve plastik sanatların da çığlıklarını kapitalin veya iktidarın sanatına karşı art arda yükselttiği yıllar oldu. NY’da LaMaMa, Sundance’da Film Festivali, yine NY’da Fabrika, ya da Apocalypse Now ile Coppola derken, işler daha da bir kızıştı.
Belki Lynch de, eserlerinde tam da havaya asılı bu aylak, anası babası belirsiz hakikatin elini tutmak istedi. Lynch, kaygı içinde sürekli dönüştürdüğü ‘bulduk nesne’lere duyduğu dinmez kuşkuyu hep insana ve hayata verdiği paylaşımcı yaratıcılık eylemi üzerinden el üzerinde tuttu. Sanatçı, filmlerinde sanki, yer yer modern ABD’li ressam Edward Hopper’ı da, İngiliz yönetmen Alfred Hitchcock’u da, varoluşçu Alain Resnais’i veya Jean–Luc Godard’ı da selâmlayan melankolik, platonik, suçluluk dolu erotik varoluşun münakaşasına, galiba bu sırada başladı.
Dişi denen ebedî kaçınılmaz varlığa ibretlik birer güzelleme ve ağıt yüklü hemen tüm filmleri erildi belki, ama her oynattığınızda kadınlı erkekli, derhal içine girebileceğiniz bir dünya kadar da saygıdeğer ve misafirperverdi. Lynch tanrı olmayı seçmedi. İnsana filmleriyle tepeden inmeyi de benimsemedi. Tehlike, promosyonunu yasak eylemler ile yaptığı ilâhi cennetin vahşi erotizminin belki de asıl parfüm adıydı. Eserleri, insana ait insanca ‘döküntü’lerden hallice, koyu, şekersiz, cayır cayır bir kahve kokusu, ayıklığındaydı.
Belki de David Lynch, çalışmalarında hep, bir tür ‘canlı otopsi’ deneyimi ortaya koydu. Yalnız birkaç arkadaşın tavsiyesiyle eriştiğiniz filmlerindeki o sözde pahalı şarküteri ayrıcalığı da bundan olsa gerekti.
Lynch belki de, yaşamdan sınıfta kalmış ‘marjinal’ birey ve hikâyelerin, ölü veya diri dert ortaklığını, imajın kapitale dönüştüğü hakikat piyasasında üst üste pozladığı için kutsandı. Sanatçı, İkinci Dünya Savaşı sonrası tüm ‘gayrımeşru’ hal ve kişiliklere, ABD denen devasa yalan özelinde, art arda iade-i itirazda ve gerekirse, bilakis itibarda bulundu. Onları fark ederek, kaybedenleri, kabahatlerinde veya fedakârlıklarında ya kutsadı, ya meşrulaştırdı.
Evet Lynch cesurdu. Şeytanın da bir melek olduğunu asla inkâr etmeden, onu filmlerinde türlü çehrelerle oynattı. Kuşkusunu yaratıcılık ve kural tanımazlığı ile kustuğu, adeta kaygıdan kesesiyle, konu edindiği tüm ‘üç boyutlu’ insanlarıyla, iyisiyle de, kötüsüyle de zımparaladığı ‘eğlence’ sektöründe kendisine verili olanı önkoşulsuz olarak reddetti.
Lynch belki de, soru işaretleriyle kutsadığı bulantı grisi, duman dokulu eserlerine de, aldığı bu görsel sanatlar (tarihi) ve eğitiminin Avrupai, gerçeküstücü, ‘Brüt’ / Topyekûn, varoluşçu ve nihilist vb. baharatını, gerek sözel, gerekse efektif olarak, durmaksızın kattı.
Sanatçı, hem plastik sanat, hem TV, hem fotoğraf ve hem de sinema çıkışlı eserlerinde ölüme de, yaşama da duyduğu adil gözüpekliği nedeniyle, şahit olduğu fanî saçmalığa duyduğu kara mizahtaki acı hoşgörüyle ürettiği kişisel biçim ve imgeleriyle, özgürlüğünü ve özgünlüğünü son gününe kadar hak etmek üzere emek verdi. Kendini, kendinde olmayanda cesurca arayarak, sırf aradığından aldığı hazla, çocukça bir umarsızlıkla, kıskanılacak bir hakikatle ‘an’ı gerçekleştirdi.
Lynch’in Pace Gallery’de 2002’de “Big Bongo Night” başlığı ile sergilediği, ilk bakışta ‘çöp adam’ / ‘yanık kibrit’ etkisindeki, ama belki de ABD’nin asıl aydınları, Afro Amerikalılara övgü düzdüğü söylenebilecek varlık soyutlamalarına da bu hissiyatla mı bakmalı? Bu sanat eserlerinde yine Lynch’in filmlerindeki o ‘topyekûn hiçlik’, bugünün trend tabiriyle ‘Yalnız Kalabalık’ durumu yine dikkatimi çekiyor. Lynch, en karanlık ve artık ‘an’lardan derlediği, her bir ‘olan’a hürmetle yansıttığı (2) tüm bu kederli üretkenliğiyle, alacakaranlıktan pekalâ zevkle beslenen bir hayat manzarası türetebiliyor.
Sanki, her biri birer anı iskeleti halinde asılı kalmış gibi duran bu tasarımlar, yansıttıkları sembolizm ile belki, Lynch’in en çok ‘yakın çevresi’ne kadar gelebilmiş, ama kendilerinden bile habersiz, kimi gizemli bireylerden oluşuyor.
Bu ‘ampul kafalar’ın her biri büyük ihtimalle, kendisinin bambaşka eylemleri adına da, birer kişisel açma – kapama noktası sunuyor.
Lynch ilginç biçimde, burada sergilediği ahşap ve tuval üzeri yağlıboyalarında da, aynı boğuk, tekinsiz ‘uzay’ı kompozisyonları adına fon ve fedâ eyliyor.
Havaya asılı el yazısı fısıltılar, tuvalden bir çırpıda dökülen atık Dünya formülleri, yine birden imaj içinden dökülen uzuv, araç veya bireyler, ancak rüyalarda kıskanılacak bir özgürlükle adlandırılan, havada yakalanmış etkisi veren biricik ‘an’lar…
Bunların tümüne denk gelen Lynch resimleri, birbirleri adına aktif birer eşik üretiyor. David Lynch’in resimleri, izleyicisine yakalanmışlığın depresyonunu da, kendi kendilerinden kaçıp gitmişliğin Edvard Munch’vari o sağır özgürlüğünü de en son görsel ses düzeyiyle, haklı bir vınlamayla, çınlamayla kusuyor.
Belki, ne akılla, ne sempatiyle ve ne de analizin her bir türüyle kesinlikle uzlaşmaya meyilli olmayan bu resimlerde, imgelerin kendi belirginliklerinin, yine Lynch tarafından kendilerine sağlanmış bağımsız huzurundan başka, hiç bir şey de türemiyor.
Özgürlüğünü varoluş kaygısıyla demlediği kişisel ifade biçimleriyle, Lynch hiç kopyacılık yapmadığını ortaya koyuyor. Sanatçı, belki de ‘kaygıdeğer’ bir insan olarak anılmayı daha bariz hak ediyor. Lynch, ‘Hiç’liğin sürekli kendi yalanından kopya çektiği bu dünyayı, tabirimizce ‘çile’sinin seviyesince, ölesiye bir bereketle ispatladığını bize hep aynı tutarlılıkla gösteriyor.
Belki Lynch, daha ortada yapay zekâ filan yokken “Durum zaten başından beri açıktı,” diyor. Tüm kopyalar etraftaydı ve birbirinden saçıktı.
(Peki her şeyi üzerimize alıyoruz ya, burada David Lynch sanatı ile Türkiye’nin bağı nasıl kurulmalı? Cehaletime verin, Lynch’in sanatını düşündükçe, benim doğaçlama aklıma, gözgelimi, bize tanıştırdıkları aşkın ve içkin biricik dünyaları ile Yüksel Arslan, Cihat Burak, Nevhiz Tanyeli, Mübin Orhon, Neş’e Erdok ve Fikret Muallâ ile, bilhassa Mehmet Nâzım, Sarkis, Komet ve Mehmet Güleryüz gibi ustalar toplaşıyor.
Belki, Türkiye’de de yaratıcılığa dayatılan her nevî bakıştaki resmiyetten kendi göbek deliklerini fırçasıyla, eline ne geçtiyse o materyalle kesmeye çalışan pek çok sanatçı, Lynch ile bir anlamda, bir biçimde, mental ve sentimental / aklî ve hissî irtibatta bulunuyor.
Belki bu ‘dünyaya atılmış’ bakışı, günümüzde türlü materyal ve kavramsal refleksleriyle, sözgelimi bir Aret Gıcır, yahut Leylâ Gediz, Çağrı Saray, Hakan Gürsoytrak, Yaşam Şaşmazer, Selim Birsel, Cem Dinlenmiş, Nazif Topçuoğlu, Zeyno Pekünlü, Cem Dinlenmiş ve Mert Öztekin ile, Kerem Ozan Bayraktar ve merhum Mehmet Gün gibi (daha nice) sanatçı, bilerek bilmeyerek üstlenmiş olabilir diye düşünmek de gerekiyor.)
Neyse, biz yine Kayıp Otoban’dan çıkmadan, Lynch’in alınlarımıza yazdığı ebedî ‘Kara Film’ senaryosunun kişisel ve bereketli yaratı tarihine, resmî evraklar üzerinden (1) geri dönelim:
Sanatçı zaten, aralarında “Hava Yanıyor: 40 Yıllık Resimler, Fotoğraflar, Çizimler, Deneysel Filmler ve Ses Yaratımları” (Fondation Cartier, Paris, Fransa, 2007), La Triennale di Milano, Milano, İtalya (2008); Ekaterina Kültür Vakfı, Moskova (2009) ve GL Strand, Kopenhag, Danimarka (2011) gibi bir çok prestijli çağdaş kültür ve sanat mâbedinde, en azından yaşamında alkışlanmış bulunuyor.
Elbette, fotoğrafçılık seviyesinin zaten lâfı bile edilmeyecek Lynch, yine Londra’da 2014’te “The Photographers’ Gallery”de açtığı “The Factory Photographs”, ya da 2019’da NY’daki Sperone Westwater’da açılmış “Squeaky Flies in the Mud” gibi etkinlikleriyle, manşetlere çıkmış görünüyor. Lynch yine, Manchester’daki HOME’da 2019’da açılan “My Head is Disconnected” ve aynı yıl Tokyo’ya ziyarete giden “From the Fringes of the Mind” gibi sergileri ile de, bu listeyi kabartmayı ihmal etmemiş. Bunun gibi, AB’nin yapı taşlarından Hollanda’nın Maastricht kentinde, 2018-19 aralığında, Bonnefantenmuseum’da izlenen “Someone is in My House” veya Avustralya’nın Brisbane kentindeki Queensland Art Gallery’de 2015’te açılan “Between Two Worlds” retrospektifleri de, yine 2007’de Fondation Cartier Paris’te alkışlanan Lynch’i unutmamak adına çok değerli ipuçları olarak önümüze çıkmışa benziyor.
Ayrıca, yeri gelmişken, müzisyenliğiyle de takdir gören, David Bowie ile dostluğu ve profesyonel işbirliği de olan sanatçının, daha önce eğitim aldığı Pennsylvania Güzel Sanatlar Akademisi’nde de 2014’te adına biricik bir akademik araştırma / anket yapıldığından, tekrar söz etmek gerekiyor.
Bitirirken, NY’daki PACE Galerisi yetkilileri, Lynch’in vefatı üzerine bize yaptıkları açıklamada, onun yarım asrı geçen bir süre boyunca, erken dönem ressamlığından kaynaklı, ‘çok disiplinli’ bir üretim pratiğini beslediğini vurguluyor.
Tekrara kaçmakta sakınca yok: Çizim, fotoğraf, baskı resim, heykel, müzik ve film dahil birçok farklı mecraya kendini adayan sanatçı, tüm bu sanatların buketi sayılabilecek sinemaya kattığı “Eraserhead” (1977), “Fil Adam” (1980), “Dune” (1984),“Mavi Kadife” (1986), “Vahşi Yürek” (1990), “İkiz Tepeler – Ateşte Benimle Yürü” (1991), “Kayıp Otoban” (1997) ve “Mulholland Yolu” (2001) ya da “Inland Empire” (2006) gibi eserleriyle de halihazırda unutulmuyor.
2020’de, ‘Yaşam Boyu Başarı’ Onursal Oscar Ödülü’ne değer bulunan, pek çok kez en iyi yönetmen ve senaryo ve uyarlama senaryo Oscar adaylığı alan Lynch’in resimleri, Pace Gallery’nin bize tarif ettiği şekliyle filmlerini de deşifre ediyor:
Bu eserler, “Sıklıkla ev içi, gündelik ortamlardaki bozulma anları üzerine odaklanıyor. Tedirginlikle dolu bu çalışmalar, tehditkâr, esrarlı imgelerle yüklü bulunuyor.” Yine galerinin de altını çizdiği gibi, “Sürrealizm ve Art Brut’nün görsel dillerinden beslenen Lynch, ‘normal’ kişiler adına ‘çılgın’ gelebilecek biçimler ile medyaları, perspektifleri, eğik zeminli, ‘yamuk’ birer anlatı ve bakış açısı aracı olarak benimsiyor.”
Pace Galerisi yetkilileri, bu noktada özellikle, Lynch’in “Bedensel ve endüstriyel çürümenin canlandırmalarını keşfettiğini,” vurgularken, tüm bunların özünde genellikle de Amerikan yaşamını merkez almış topyekûn ‘eser’in ta içinde, “günümüzün karanlık gerçeklerine hitap eden, yaygın bir huzursuzluğun” olduğuna özellikle dikkat çekiyor.
Nitekim Galeri CEO’su Marc Glimcher da, bu mirası şu sözlerle kutsuyor ve sanatçıyı sonsuzluğun beyazperdesine doğru şöyle uğurluyor:
“Lynch’in ilk yıllarında büyüyecek kadar şanslı herkes, 1980 ve 1990’ların ‘zihinsel mimâri’sine sahipti. ‘Beyin’(-ler), onun dehasınca büyük oranda tekrar inşa edildi. Yaşadığımız, saf bir yaratıcı adına inanılmaz bir kayıptır. O, ‘kaçık’lığı felsefeye dönüştüren insandı.”
Bu yazıyla, Hayatını Los Angeles’ta sürdüren, hepimiz gibi hayata saçılarak dünyaya düşen adam David Lynch’ten söz etmeye çalıştım.
Yaşam Boyu Oscar ödüllü David Lynch’in zaman içinde giderek değerli bir yönetmen olması, onun içindeki aktörü, müzisyeni, ressamı, heykeltıraşı, tasarımcıyı, yazar ve fotoğrafçıyı hiç susturmadı. Altın Palmiye, Altın Aslan ve Cesar ödüllü David Lynch, türlü disiplinlerde eserleriyle fanî dünyanın aylakları olarak biz insanlardan ilham aldığı kadar, içindeki Goliath’la başa çıkmak adına yapıtlarında sunduğu her imkân nedeniyle, dünyaya emsalsiz bir iz bıraktı.
Lynch, tıpkı adına yalnızca ikibin edisyonluk orijinal albüm düzdüğü kişisel Paris sergisindeki gibi, o tekinsiz el yazısıyla “Hava Yanıyor,” derken, saçılmış olanı, yani ebedî saçmalığı beyan ederken, giderken bile, yine haklıydı.
Ardında, hep kavgalı olduğu için uzaklaşamadığı Melekler Şehri’nin külkedisi gibi ölü bir griliğe düşen inanılmaz muazzam hayaletini bıraktı.
Belki, o dünyaya ilk defa düşen, hepimizi tırlatan ilk ve son izmariti de, ‘Avangart’ mesuliyetiyle yine o fırlattı. Ama kimse onun bu uyarılarının, bu kadar gerçek olacağını aklına bile getirmedi.
Belki de David, zaten kendi paçasından hiç ayrılmadığı o asıl Goliath’tı.
Tüm kaynak ve görseller:
———————————-
- David Lynch, “Big Bongo Night” adlı kişisel sergisi, 4 Kasım, 17 Ekim 2022, Pace Gallery, New York, ABD sergisi yayını ve sanatçı adına basın ve kamuoyu için yayımlanan özel taziye bülteni, Galerinin İzniyle.
- “Varoluşçuluk ve Yeni Kara Film: David Lynch Örneği”, Deniz Tansel, T.C. Ankara Üniv. Sosyal Bilimler Ens. Radyo TV ve Sinema Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, 2007