Çok enteresan! Bu sefer gittiğimde, aldığım soruların başında, tabii ki (Donald J.) Trump geldi. ‘Ne düşünüyorsun?’ diye soruldu. Zaten Bilbao’ya Almanya’dan da çok basın mensubu geldi. Çoğu, zaten oradaki seçimlerden de ötürü büyük bir gerginlik yaşamışlar ki, dürüst olmak gerekir ise ben de çok fazla takip edemedim. Guggenheim projemi yaparken İnternet’e bir dakikamı bile harcayamadım!
Fakat bu sefer İspanya’ya geldiğimde ‘ABD’nin gideceği yeri nasıl düşünüyorsun? Yapay Zekâ’nın gideceği yeri, ABD’nin bu konuda nasıl bir öncülüğü bulunduğunu’ vb. soruyorlar; ki özellikle Macron’ın davet ettiği bu ‘Action Summit’de de bunları fark etmiştim zaten. ABD’nin Yapay Zekâ konusunda ciddi bir üstünlüğü var. Her ne kadar Çin (Deep Seek (2) ile) bir şeyler denese de ciddi anlamda geri kalmış durumda. Sanıyorum bütün Avrupa da çok fazla kural, bürokrasiye takılmış durumda. Tabii ki yaptıklarının kötü olduğunu söylemiyorum, ama bir şekilde bu kurallar serisi, bir şekilde ‘adım atamamaya’ dönmüş. İşte, veri toplanması hakkında problem çok çıkmış; Yapay Zekâ ağları kullandırılmıyor. Meselâ bunları bilmiyordum ve gittiğimde orada fark ettim. Birçok insan ciddi ciddi, güncel modellere birkaç gün, birkaç ay değil, aylardan beri uzak. Dolayısıyla enteresanmış. Bu kadar farklı olduğunu bu kış anladım.
Biz insanlar bugün Yapay Zekâ’dan korkmakta ve korkmamakta haklıyız. Öyle mi?
Kesinlikle. Çok güzel. Ben, en başından beri hayalimi yüzde 50 insan, yüzde 50 makine gibi düşünüyorum. Yani, bizi bekleyen gelecek, kanımca makinaların tamamen bize her şeyi, her zaman sunabildiği bir dönemi başlatıyor. Dünyanın çok, ama çok ufak bir kısmı bunun farkında. Dolayısıyla bu uzun bir yolculuk, ama geleceğin mantıklı, iyimser, etik ve eşit olabilmesinin tek sebebi, bunu anlayabilmek. Başka bir opsiyon göremiyorum. Yapay Zekâ’yı anlamadan yola çıkıldığı zamanki korkular daha da büyüyor. Anlayanların da potansiyeli daha artıyor. Biri Yapay Zekâ ağlarını ne kadar daha hızlı kullanabilirse, daha önce yapamadığı deneyimleri, tekniği, bilimi, kodlamayı anında öğrenebiliyor. Gerçekten, İnternet şu anda, 30 dakika içinde inanılmaz yazılımlar üretebilen insanlarla dolu. Her an, her gün böyle. İnsanlık bugün böylesine muazzam bir zihinsel patlama da yaşıyor. Bunların hepsi aynı anda.
Korkular da aynı anda çıkıyor. Sanrılar da öyle. Dolayısıyla bence, iyi kötü bilemem ama, muazzam bir dönem bence. Çünkü değişimin tam ortasındayız. Sanatın da ‘an’ı paylaşmasının en önemli olduğu dönemlerden birindeyiz. Eğer sanat bunu anlayabilir ve insanlığa anlatabilirse, bu değişimin ve dönüşümün potansiyellerini, problemlerini, çıkarlarını, hatalarını, hepsini bir arada, bir şekilde sunabilirse, sanat bence çok anlamlı bir yere gidebilir. Bunu insanlığa destek olmak adına söylüyorum. Sadece zihinsel, entelektüel bir aktivite değil, bir fonksiyonu olma ihtimali var.
Guggenheim Bilbao’da Kerim Karaoğlu’nun ses uzamı ile de zenginleşen ‘In Situ’ yerleştirmeniz- solo projeniz, büyük beğeni ile izleniyor. Bu proje nasıl doğdu? Şu anda ne oluyor? Ayrıca siz adeta bir ‘Ağ’ kaynağı gibi çalışıyorsunuz. Projelerinizin, ajandanızda dünya ve mekânlara, ziyaretçilerine hangi ölçüt ve önceliklere göre servis edildiği belli mi? Bir orkestra şefi, ya da bestekâr gibi projelerinizi dünyaya servis ettiğinizi görüyoruz. Bu ‘yaşayan bünye’yi, bu kompozisyonlar üstü kompozisyonu neye göre tasarlıyorsunuz?
Çok güzel soru. Ama bunların bir kısmı, aslında sadece hayallerimin bir kısmı. Böyle olsa da bunların da bir kısmı MoMA NY’da olduğu gibi, hayallerin bir araya gelmesi ile olabiliyor. Sözgelimi MoMA projesinde, küratörlerimiz Paola Antonelli, Michelle Kuo ve Stuart Comer’in çok spesifik olarak Pandemi döneminde, müzenin kapandığı günlerde hayalleri, çok net olarak yeni bir iş üretmekti. Ve bu harika bir şey idi. Güçlerinin birleşimi oldu.
İşte Guggenheim Bilbao eseri In Situ da çok benzer bir şey: Müzenin duayen direktörü Juan Ignacio, 30 yıldır hem açılması hem kurulmasına yardımcı olduğu kurumun son ayında, böyle bir jübile ile, resmen ve gerçek manâda geleceği tahayyül edebilen, daha önce koleksiyonlarında olmayan bir eserin ortaya çıkışına destek olmaya ekibi ile karar verdi. Küratörümüz, zaten son derece güncel, konunun farkında olan biri. Fakat, daha önce, dijital alanda Jerry Holzer dışında bu alana adım atılmamış. Kaldı ki kastettiğim o işler de daha çok ışık ve mekân alanında işler. Gerçek anlamda dijital bir sanat eseriyle, kurum (Guggenheim Bilbao) hiç ilgilenmemiş. Gerçek deneyim yaşamamış.
Ve sanırım bu, aslında 1,5 yıl önce direktörün de çok net hayali ile- ‘Yeni bir dönem geliyor, yeni bir dönem açılıyor; bayrağı devrediyorum, bırakırken, yeni bir hayal kurmamız gerekiyor,’ diye başlamış. Bu bile aslında muazzam bir alan çünkü ben bile küratörün kendisi ile mekânda 1,5 yıl önce tanıştım. Öyle bir galeri gösterdiler ki! 16 metre yükseklik. Gehry’nin ‘compound’ denen, matematiksel ‘curve’ / kıvrımlarıyla, adeta yaşadığınız bir tür zihinsel orgazm yani. Estetik olarak muazzam bir şey. Akustiğiyle, her şeyiyle mükemmel.
Mimar Frank O. Gehry’nin ‘mimari manyetizması’ bu sözünü ettiğimiz, öyle mi?
Müthiş bir galeri! Yani dünyada böylesine yalın ve net bir galeri, bir müze içerisinde ben bilmiyorum. Dünyada 30 sene önce tasarlanmış bir ruhanî / spirituel mekândan bahsetmiyorum. Bir mimarî olarak yakın dönemde üretilmiş, ‘müze’ kavramıyla ortaya çıkmış, böyle bir mimarî tasarım hatırlamıyorum. Ve çok etkileyiciydi. Dediler ki, bu galeride ne yapmak istersin, nasıl bir heykel koyalım? Nasıl bir ekran koyalım? Onlara, ‘Eğer ben kahramanım Frank O. Gehry’e – 2018’den sonra – bir kere daha atıfta bulunma şansı elde edebilirsem, ben bu şansımı bir ekranda kullanamam. Bu fikri, mekânın kendisine ait hissettirmek için, ‘tuval’ / canvas yapmak isterim,’ dedim. Bana ‘Nasıl yani?’ dediklerinde, ‘Tavandan tabana, bütün mekânın duvarlarını 360 derecede, sizin 30 yıl boyunca resimleri asabildiğiniz bu mekânın kendisini ‘canvas’ yapmak istiyorum,’ dedim. Tabii önce şaşırdılar. Çünkü mekân çok büyük. İmkânsız bir boy. Boyaması dört gün sürüyor! Dediler, ‘Nasıl yapabiliriz?’
Böyle başladı bu yolculuk… Sağ olsunlar, hemen arkasından da ‘Frank O. Gehry’e atıf yapmak istiyorum, çünkü bu eserin özünde, bu mekânın da açmış olduğu ‘Bilbao Effect’i olan, şehri ayağa kaldıran, dünyaya mesaj veren bir hayal olarak parçası olmak istiyorum,’ dedim. Hemen Gehry ofisine mail attılar, ofis çok pozitif cevap verdi. Hemen verdikleri cevapta ‘Tabii ki Refik’i biliyor, tanıyoruz, verileri kullanabilir, istediğini yapabilir,’’ yazılıydı. Zaten o saatten sonra hemen, hayal ortaya çıktı. 50 projeksiyonla çalıştık. Bugüne kadar çalıştığımız en yüksek çözünürlük, en büyük kanallı, bugüne kadar yaptığımız en kapsamlı eser diyebilirim. Işığın materyal olarak kullanıldığı en büyük eserimiz. Benim tahminimce de şu ana kadar sanat dünyasında, müze dünyasında alanında, öncü bir iş.
Son olarak da sağ olsunlar, Google ekibi… Evet, ‘Google ile çalışıyorsun,’ şeklindeki kritikleri biliyorum. Ama şunu çok net söylüyorum, doğaya zarar vermeyip sadece yenilenebilir enerji ile çalışan bir desteği sadece Google’dan aldık. Sergi öncesinde ve boyunca da bu Yapay Zekâ ağlarını Hollanda da yeni açılan, sadece rüzgâr enerjisiyle çalışan bir ‘Data Cloud’- Bulut Küme bilgisayar ağını kullanıyoruz. Bir iPhone’un yıllık şarjını dört kez çarpalım. O kadarlık enerji kullanarak, bu sergi bir yıl boyunca ‘devamlı rüya görecek’. Kendini tekrar etmeyecek, yaşayan bir mimarî ile hayal kuracak.
Yine, 14 yıldır beraber çalıştığım Kerim Karaoğlu ile, sağ olsun o da bizi kırmamıştır; Gehry binalarının materyalinin, iç mekânının, akustiklerinin verilerini topladık: Titanyumdan nasıl ses çıkıyor? Kullanılan ağaç yapılarından- kerestelerinden nasıl sesler çıkıyor? Binanın doğa ile ilişkisi, rüzgârın, yağmurun farklı zamanların nasıl bir ses yarattığını ve duyamadığımız birçok farklı frekansları kaydetme şansı elde ettik. Böylece çok enteresan, daha önce duymadığım biricik bir ses tasarımı ortaya çıktı. Hepsini bir araya getirebildik.
Ses, görüntü, koku… Bunlar başat duyular, elbette duyma ve dokunma dahi kültür ve sanatın uzuvları aşamasına gelmiş durumda. Bu anlamda, sanatın da Google Arts and Culture portalı ile iş birliği malûmumuz. Tüm müzeler ve kurumlarla çalışıyorlar. Peki, Google’ın dünyaca tartışılan bu ‘algoritma’, yani veri sıralama ‘kabahati’ hakkında senin gözlem ve eleştirilerin neler olabilir? Bilginin, verinin doğaçlama, bağımsız biçimde, olabilecekse eleştirel şekilde olabileceği yerin aksine, iddiaya göre Google tarafından bu kadar tümel, ‘otoriter’ biçimde sahipleniliyor oluşu, Refik Anadol’u hiç mi endişelendirmez?
Tabii, Google Arts and Culture herkese ücretsiz ve açık bir arşiv. Ve tabii ki, her büyük veriye sahip, her büyük kurum beni endişelendiriyor. Sırf Google değil; bunun içinde Microsoft da var; başka arama motorları da, hatta Türkiye’den bir çok firma da var. Bir şekilde, veriyi kullanarak ürün ve servis üreten her yerde bu var. Google, bunun en iyi ve en öncülerinden. Yalnız, beni heyecanlandıran şu: Bu kurumlar geriye ne veriyorlar? Açık kaynaklı kod verebiliyor mu? Ücretsiz bilişim ya da ulaşamadığımız bilgi yığınlarını bize verebiliyor mu? Sadece alan vermeyen bir yapıda mı? Yoksa gerçekten eli açık, başka bir yapıda mı? Bir alana destek oluyor mu? Eğitime veya başka alanlara ücretsiz uygulamalar veriyor mu? Ben, hep bu şekilde anlamaya çalışıyorum. Ve bu kurumlara ne kadar yakından bakarsam, hepsi açık kaynaklı olan ve yüz milyonlarca dolar değerindeki bu kurumların yapamadıklarını yaptıklarını da görebiliyorum. Bunların hiçbiri gizli, kapalı değil.
Bu kurumların, sırf paraya dönük hayalleri olmayan hayalleri olduğunu da gördüm. Bir yandan evet, verinin materyalleşmesine, onu anlayabilen zeki kurumlar olarak insanlığa sundukları ürün ve servisler, her zaman için sorgulanabilir. En nihayetinde, bütün bu servisler hem kendi mahremiyetlerini hem de bizim özgür irademizi sorgulamamız gereken sistemlerdir. Sonuç olarak bu, bir yemek servisi, bir ulaşım servisi de olabilir. Araştırma servisi olabilir. İletişim servisi olabilir. Sosyal mecra servisi de olabilir. Hepsinin özünde, bir şekilde ‘veri’ yattığı için, daha önce hepsini aynı düzleme koymamız gerekiyor. Dolayısıyla bu araç ve servisleri kullanırken, kullanılan araç ve servisin, üreticisinin niyetini kullanıcı olarak anlayabiliyorsak, bilinçli bir kullanıcı isek problem olmuyor. Ama, eğer bilinçsiz bir kullanıcı isek, pek tabii ki problem oluyor. Demek istediğim, bilinçli ve bilinçsiz iki kullanıcı (tipi) olduğunu hayal edebilirsek, bilinçli kullanıcının bu sistemleri her zaman kendi alanında da iyi kullanabileceğini biliyoruz.