YAZARLAR

Sanatın ‘Kripton’ Gezegeni, Dünyadan Nasıl Görünüyor? / Evrim Altuğ

Şu fanî Dünyanın bitimsiz mezatına bağımlı sanat piyasası, şu günlerde dijital para ‘Bitcoin’in de rehavet ve sigortasıyla ‘Kripto Sanat’ı ve onun yıldızlarını seyirde. Ancak unutulmamalı ki, kripto sanat da, bugün ve yarınlara astronomik seyahatini yine sanat tarihinden emanet almış vaziyette

Şimdi, yani göz gezintisine çıktığınız şu saniyeler içinde Dünya çapında milyon dolarlara varacak bir elektronik ve maddi değer seviyesine varan “Crypto-Art” piyasası ve (güncel) sanat tarihine yansımaları üzerine, fani bir deneme okuyorsunuz.

“Crypto,” günümüzde ülkemizde de politik haber ve tartışmalarda sürekli havada Kovid – 19 virüsü gibi gezinen, negatif göndermelere haiz bir kelime.

Bir kişi veya kurumun, rakibi veya muhatabını ya da ötekileştirdiği kişi veya camiayı itham etme gayesi ile ‘örtük’leştirme teşebbüsü ile tariflenebiliyor. Dolayısıyla, bir sanat eserini daha en başından kripto-sanat akımına / akışına dahil edebilmek, onu böyle niteleyecek bir cüret, ehliyet veya kültürel statünün (anonim imzası olsun olmasın, sanatçı da dahil olmak üzere) mevcut olmasını gerektiriyor olsa gerek.

Sözgelimi kamu nezdinde kıdemli bir medya kalemi, akademisyen veya çok sayıda takipçisi-okuru bulunan bir küresel eleştirmen olmanız, bu ‘piyasada’ her şeyi daha da resmî kılıyor. Lakin elektronik sanat borsası, bunu bir dezavantaj olmaktan ziyade bağlamı ve dijital emek sermayesi adına yeni bir maden (kaynağı) olarak kullanıyor.

Bir bakıma yöntem, sanat eserinin çoğaltılabildiği ilk günden bu yana hep aynı. ‘Dijital’ olan da, kaçınılmaz olarak illa ki bir ‘biriciklik’ sertifikası ve ‘sınırlı sayı’ seçkinliğini, fiziksel veya kavramsal bir ambalaj tasarımını ‘market’ uğruna zorunlu kılıyor.

Bu estetik zümre(-leştir)me operasyonu aynı zamanda, günümüzde popüler mezat çekmecelerinin hepsine de zaten taşmış ve olgunlaştırılmış durumda. Eski, otoların ve futbolcuların ciklet kâğıtlarından tutun da plastik figürlere, metal otomobil modellerinden pullara, oradan film yıldızlarının imzalı kartlarından müzisyenlerin imzalı obje veya enstrümanlarına, veyahut sporcu istatistik kart koleksiyonlarına, ne ararsanız hepsinin bir borsası mevcut, hepsi haldır huldur işliyor. Özetle, ‘Şey’, değerini kendiliği değil, etrafındaki kendiliğindenliğe, yani bizzat bizlerin onu hayatlarımıza, dilimize dolamışlığına, talebine  borçlanıyor veya gelecekten şimdiden alacaklı hale geliyor.

Zaten aslına bakılırsa, sanat simsarları ve galerilerinin de, en tepelerde, yüz milyonlar ile gezenleri, küratörler veya yazar ya da eleştirmenler, gönüllü veya gönülsüz biçimde bu ‘örtük’ değerlendirme veya değersizleştirme eylemini neredeyse sanat tarihiyle yaşıt bir süredir ziyadesiyle ortaya koyuyor: Akımlar başlatılıyor, içleri kimi imzalarla, tez ve tespitlerle dolduruluyor, ardından tam da bunlar, yeni okuma ve yeni tezlerle boşaltılarak, içleri bu sefer yepyeni kavramsal veya rakamsal ambalajlarla, hatta müze ve koleksiyonlara göndermeli sahipliklerin cilasıyla pazarlanıyor. Bunun yakın geçmişte müzelik değerde sanat tarihine geçen en popüler örneklerinden birinin de, Mayıs 1961’de Piero Manzoni’nin ( https://www.tate.org.uk/art/artworks/manzoni-artists-shit-t07667 )  kendi dışkısını konservelediği çalışması olduğu, unutulur gibi değil. Fiziksel olsun olmasın, herhangi bir kültür ve sanat eserinin ‘mezat’a çıkması ve bilhassa kulaktan kulağa, gözden söze bulaşıcılığı, ilgili yapıt veya sanatçısının sembolik kıymetine genellikle kat be kat yarıyor.

Örtük olmaktan gideceksek ve sanatın ekrandan içeri girmesine indirgenecekse eğer, zaten mesele Dünyanın son yüzyılı aşkın süresince fotoğraftan videoya, filmden elektronik tuvale olan ‘plastik sanat’ evrimi gözümüz önünde. Yine, üç boyutlu modelleme tekniğiyle klasik yapıtların veya çağdaş üretimlerin çoğaltılmış sanat eseri örnekleri de, bu meyanda hatırlanabiliyor. Tıpkı Türkiye’den çağdaş sanatçı Serkan Özkaya’nın ABD’deki 21c Müzesi’ne kadar taşımaya gayret ettiği ( http://magazine.art21.org/2012/08/17/double-or-nothing-an-interview-with-serkan-ozkaya/serkan-ozkaya-david-inspired-by-michelangelo-21c-museum-6/ ) ve İstanbul Bienali’nde de sergilemeye teşebbüs ettiği, rönesans üstadı Michelangelo imzalı Davut heykelinde yaşadığımız gibi.

Bu çoğaltıcı, fiyat ve liyakat etiketine gebe, liberal, vahşi kapitalist tavrı hem eleştiren, hem de belki de bunun ilk elde sefasını süren en bariz imzalardan biri, ‘Fabrika’sında kendi hakikat suretlerini dünyaya pazarlayan, Polonya asıllı göçmen ABD sanat ikonu Andy Warhol. Onun izinden gidecek olursak, şu günlerde (asgari miktarda) ‘dijital âlemdeki beş bin gününü’ 70 milyon dolara satmayı başarmış (https://www.beeple-crap.com/everydays ) hayli popüler ‘Dijital kripto sanatçı’ Beeple’ın da (Mike Winkelmann / https://www.beeple-crap.com/about ) kendine ait bir siber fabrikası, şu anda aktif / çevrimiçi  durumda ve sayfasını ziyaret ettiğiniz zaman, önünüze herhangi bir dijital pazarlama kaynağından neredeyse farksız bir katalog çıkıyor. Beeple’ın yapıtları, popüler kültür ikonları ve anti-ikonlarıyla (https://www.beeple-crap.com/everydays?pgid=kdyix8la-george-floyd_128 ) beslenen, kimi zaman foto-gerçekçi, çoğu zaman da gotik, grotesk ve hiper-gerçekçi bir tavrı, takdir edilecek bir elektro-emek nezdinde önümüze koyuyor.

Aslen Güney Kaliforniyalı olan ve Dünyaca ünlü markalarla beraber müşteri ilişkisiyle yaratıcı-tasarımcı olarak da çalışan Beeple dışındaki figürleri anacak olursak, bu bonkör borsanın küresel bir örneği de, İnternet üzerinde hizmet veren ve sanatçıların ticaret ile görünürlüğünü besleyici Artstation isimli dijital sanat mecrası ile deneyimleniyor. ( https://www.artstation.com/about ) Yine fabrika mantığına dönecek olursak, sanatçının bir besteci tavrıyla atölyesinde çalıştırdığı nice isimle ortaya koyduğu eserler, günümüzde Ai Weiwei veya Jeff Koons veya Damien Hirst ya da  gibi marka-yıldızların tümdengelimci üretim tekniklerinde ziyadesiyle tezahür ediyor.

Neticede mezat, gerek sanatçı, gerekse piyasa nezdinde  (https://niftygateway.com/stats9) sürekli olarak güncelleniyor. Ancak az önce de dediğimiz gibi, sanatın kendini dijital mecralarda var etme gayesi, sürekli kılık değiştiriciliği, seçkin veya popüler olsun olmasın, medyanın da, aşina ve (gönüllü) maşa haline getirildiği bir durum olarak, ‘kazan-kazan’ ilişkisine sadakat içinde, envanter altına alınıyor.

Tıpkı, çağdaş İngiliz resim ustası David Hockney’nin (https://www.hockney.com/index.php/works/digital/ipad ) bize bir süredir iPad’i aracılığıyla armağan ettiği büyük rakamlı, küçük pikselli yapıtları, ya da Türkiye’de de kimi sergilerde eserlerini deneyimlediğimiz, 1975 İstanbul doğumlu akademisyen, dijital sanatçı Memo / Mehmet Akten imzalı eserlerdeki ( http://www.memo.tv/#bio ) gibi.

Güncel sanatın şimdilerdeki bu ‘kripto’ hali, aklıma Kripton gezegeninden Dünyaya düşen öksüz ve yetim, kurgusal Süpermen / Kal-el karakterinin Dünyadaki Clark Kent imzalı / ‘kripto’ / anonim adlı (!) gazeteci kimliğini de ister istemez getiriyor.

Kripto sanat, kılık değiştirmek ve Dünyayı kendinden kurtarmak için her daim İnternet / telekomünikasyon ağının küresel ağına ihtiyaç duyuyor ve adının anılmasını hem istiyor, hem de istemiyor. Bize de, her durumda kendi ve yaptıklarına, tıpkı geceleri uykumuzda gördüğümüz düşlerdeki gibi, istemsizce bir bağımlılıkla onun denetimsiz dehasına şaşmak kalıyor. Zira, fanî Dünyanın bitimsiz mezatına bağımlı sanat piyasası, şu günlerde arz-ı endam eden dijital para ‘Bitcoin’in de rehavet ve sigortasıyla olsa gerek ki, ‘Kripto Sanat’ı ve onun yıldızlarını keyif ve iştahla seyirde. Ancak belki de şurası unutulmamalı ki, kripto sanat da bugün ve yarınlara astronomik seyahatini ne yaparsa yapsın yine ‘organik sanat tarihi’nden emanet almış vaziyette.

Şimdi biraz taraflı yazacağım: Ama bu anlamda verebileceğim en ironik delil de – doğum ve ölüm tarihleri benimki ile tesadüf eseri aynı: 28 Ocak 1924-1976 – Belçikalı ‘topyekûn sanatçı’ Marcel Broodthaers’de  (https://en.wikipedia.org/wiki/Marcel_Broodthaers ) olsa gerek .

Kendi mezar taşını dahi yaşamında tasarlayan – ve Belçikalı heykeltıraş, sanatçı Karel Van Roy tarafından üretilen – şair, yönetmen ve gazeteci Broodthaers, adeta varoluşunu bir yapıt olarak deneyimleyerek, sürekli ve ve hemen hemen her sanat dalının formunda kayda geçirmiş, ‘Devrimci-Gerçeküstücü’ akıma mensup biriydi.

Görünen ve tıklanan o ki, bu akım halen etkisini hem devrimiçi, hem evrimiçi, hem de çevrimiçi vaziyette, çoğulculuk ve sınırsızlıkla sürdürüyor.

Menü