YAZARLAR

Sanatın Boş Vakti Var Mı? / Evrim Altuğ

Son dönemde hemen hepimiz, hayatlarımız ve emeklerimiz arasına sıkıştırılmış mekân ve zamanlarda güç belâ var olmaya mahkûm edilmiş gibiyiz. Buna çoğunlukla dijital imkânların iletişim zemini vesilesi ile tahammül ediyoruz. Yaşadığımızın farkında olduğumuzu, kendimize olabildiğince iyimser, sağaltıcı kaynaklar edinerek anımsatmaya özen gösteriyor ve kendimizi ağırlıkla edebiyat, sinema, müzik ve görsel sanatlarla eskisine kıyasla daha fazla ilgilenmeye çalışır vaziyette buluyoruz. İşte, ‘yeni normal’ koşullarını da beraberinde getiren bu  ‘pandemik’ sosyal iklimden nasibini alan kültür – sanat dünyasına da, yazımızda ‘aynanın iki tarafından’ bakmaya çalışıyor ve soruyoruz: Peki, Sanatın boş vakti var mı ?

Bu soruyu yanıtlamaya, sanat tarihinden başlamak gerekiyor. Sanat, bir yanıyla en fazla üretim ve tüketim fırsatına da zaten her daim ‘boş zaman’ın var olduğu yerlerde erişmiş gibi görünüyor. Boş zamanın, bireyin kendisi ile ve doğa ile baş başa kalabildiği, verdiği emeğin ardından kazandığı para ile hak ettiği bir ‘lüks’ olduğunu burada özellikle vurgulamak gerekiyor ki, bu da beraberinde ‘turist’ olma hali ve ‘gezginlik’ ya da ‘aylaklık’ gibi eğilimleri getiriyor.

Elbette ki, dekoratif kaygılı, ruhani, yüceltici veya hikâyeselleştirilen, efsanevî veya siyasal ya da soyutlanmış nice anlatı sanata konu edilirken, özellikle 19’ncu Yüzyıl endüstri devrimi Avrupa haritasına baktığımızda, söz gelimi resimdeki İzlenimcilik / Empresyonizm akımında bireyler veya sosyal çevrelerin, ‘boş zaman’la aralarının nasıl olduğunu bir çok sanat yapıtında işlenen halleri ile gözlemleyebiliyoruz. Sanatçı ve sanatseverler, yapıtlarla hep o en değerli anlarda, yani kültür endüstrisinin ‘boş zaman’ dediği özgürlük molalarında kavuşmuşa benziyor. Örneğin Claude Monet veya Pierre-Auguste Renoir, 19’ncu Yüzyıl Fransa’sına eğildikleri yapıtlarıyla bu dünyanın insanlarının ‘doğasını’, bir bakıma ‘boş zaman’ın türlü portrelerini önümüze koyuyor. İzlenimcilik gibi, Post-İzlenimcilik akımından da Van Gogh gibi nice sanatçı, bize türlü mahrem anların tanıklığında özgün materyaller vadediyor.

Sözgelimi, 1880-1881 tarihlerinde üretilmiş, Pierre Auguste Renoir’ın ‘Tekne Partisinde Öğle Yemeği’ (1) isimli klasik İzlenimci tablosu, dönemin orta- bohem Fransız yaşamının özel ve yakın ilişkilerine bakışımız adına samimi bir fırsat sunuyor. Elbette ki 2020 dünyasından baktığımızda, ironik biçimde ilk dikkatimizi çeken ve bizi kıskandıracak güzellikte olan, bu mutlu mesut kimselerin aralarındaki yakınlık ve konfor oluyor.

Resim bu yanıyla tıpkı, sosyal medyada paylaşmaya alıştığımız toplu hatıra karelerini aratmayacak bir samimiyet, bir mutluluk yayıyor. Öyle ki, Phillips Koleksiyonu’ndaki bu resimde görülen figürlerin hemen tümünün kimlikleri de saptanmış. Resmin sağ ön tarafında yer alan genç kadın, Renoir’ın gözde modeli Angele. Arkada, sandalyede oturan ise sanatçının meslektaşı, dostu Gustave Caillebotte. Kendisi, resimde masanın karşısında, Renoir’ın gelecekteki eşi, terrier cinsi köpeği ile ilgilenen Aline Chairgot’a bakıyor. Resimde, yemeği organize eden restoranın sahibinin oğlu Alphonse Fournaise Jr. veya eski bir subay olan Baron Raoul Barbier, aktris Ellen Andree ve dönemin Güzel Sanatlar Gazetesi Editörü, bankacı Charles Ephrussi ve eleştirmen, şair Jules Laforgue, İçişleri Bakanlığı mensubu Eugene Pierre Lestringuez ya da Fransız Tiyatrosu’nun oyuncularından Jeanne Samary ile sanatçı Paul Lhote gibi kimselere de yer verilmiş görünüyor.

‘Boş zaman’ın sanata nasıl yansıtıldığına dair bir diğer örnek vermemiz adına, İspanya’nın başkenti Madrid’deki Sorolla Müzesi’nde yer alan bir tablo, bizi deniz kıyısında yalınayak gezinen seçkin iki kadınla tanıştırıyor. (2) Valencia kumsalında 1909 yılı yaz mevsiminde ortaya konulan Joaquin Sorolla imzalı bu güzel yapıt, sanatçının ABD’de elde ettiği büyük başarının hemen arkasından ortaya konmuş. Resimde Sorolla’nın eşi ile, kızı Maria, uzun, mavi ve turkuvaz renkler arasında sahilin ıslak kumlarında geziniyor. Eser, fotografik detaycılığıyla olduğu kadar, dönemin burjuva sınıfının boş vakit anlayışlarını, ellerinde şemsiyeleriyle betimlemesi adına da büyük ilgi görüyor.

Bunun gibi, Londra’daki Tate Britain koleksiyonunda bulunan John Singer Sargent tablosu (3), bizi iki küçüğün doğa ile baş başa kaldıkları huzurlu bir atmosfere buyur ediyor. ‘Carnation, Lily, Lily, Rose’ ismiyle adeta ‘kokusu üzerine sinen’ bu yapıt ressam Sargent’in 1885’te kaldığı, Broadway’in Cotswolds köyünde bir bahçeyi betimliyor. Resimde, Japon dilek fenerlerini tutuşturan iki çocuk Dolly ve Polly Barnard, ressam Sargent’in illustrator dostu Frederick Barnard’ın evlâtları. Ressam Sargent’in, bu resimde en doğru an ve ışığa erişmek adına yapıtı dış mekânda ürettiği biliniyor. Uzun sürede tamamlanan resim sebebi ile Sargent, yapıttaki bitkilerin sonbaharla solması üzerine, daha sonradan da vazolarda tasvir ettiği bitki resimleriyle de tanınıyor. Resmin adı ise, dönemin ilgi gören şarkısı, ‘Hasat’tan ileri geliyor.

Boş zamanın vadettiği özgürlüğün farkında olan sanatçıların, dünya ve insanlığa bakışlarını belgeledikleri İzlenimci klasik örneklere bir başka yorum da, Edouard Manet’den geliyor. Danimarka’nın başkenti Kopenhag’daki Glyptoteket koleksiyonunda bulunan (4) 1859 tarihli yapıtta, içki düşkünü, yakışıklı bir genç erkekle tanışıyoruz. Manet’nin yapıtı, dönemin giyim, kuşam, hal ve tavır bilgisini bütün gizemi, çekiciliği ve merak duygusuyla aktarıyor. Eser genellikle seçkinlik ve soyluluk mensuplarına atfedilen ‘portre’ üretim tarzını bu kez sarhoş bir münzeviden yana, alacakaranlıkta kullanan bir ressamın elinden çıkmışlığıyla ilgisini artırıyor. Eserin içerdiği en dikkat çekici detaylardan biri de, bu kişinin kafasındaki şapka ve üzerindeki şalın, kişinin ait olduğu sınıf hakkında bizi kuşkuya düşürmesi.

İsveç Ulusal Müzesi koleksiyonundaki, Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nden alınmış bir diğer ilginç çalışma, bizi yaz ortasında bir köy dansına davet etmekte. Ressam Anders Zorn’un 1897’de ortaya koyduğu (5) bu resim, sanatçı tarafından kaleme alınmış oto-biyografik notlarında, özetle şöyle anlatılıyor:  “Bu resim Haziran ve Temmuz ayları içinde, günbatımından sonra ortaya kondu. Yaptığıma çok memnunum. Resmin yapıldığı Morkarbly’e yeni bir cazibe kattı. Burası her yaz ortasında kırmızıya bürünüyor ve bunu tasvir etmenin vazifem olduğunu düşünüyorum. Yaz kutlaması adına yakılan geleneksel ateşle birlikte, köyün gençleri gün ağarana dek kol kola, ateşin etrafında müzik eşliğinde dans ediyorlar ve resmim bunu betimliyor.” Ressam Zorn bu çalışmasında yaz ateşini değil, akşamın ışığı, insanların dans tutkusunu ve ışığı merkeze almayı yeğliyor.

Özetle, aslına bakılırsa sanat, boş zamanın tadını da, anlamını da gayet iyi sahipleniyor. Ele aldığı nice konu ve mekânların her biri bizi bambaşka anlara misafir ediyor. Sözgelimi ABD’nin Kuzey Carolina Sanat Müzesi Koleksiyonu’ndaki 1910 tarihli, Frederick Carl Frieseke imzalı ‘Garden Parasol’, (6), Avustralya’nın başkenti Melbourne’daki Sanat Müzesi koleksiyonunda yer alan 1897 tarihli (7) Camille Pissaro yapıtı ‘Sisli, Bulutlu bir sabahta Montmartre Bulvarı’, Adolph Menzel imzalı ve 1878 tarihli, Berlin’deki Ulusal Müze koleksiyonunda yer alan ‘Baloda Akşam Yemeği’ (8) veya Harriet Backer’ın, Norveç’in başkenti Oslo’daki  Ulusal Sanat, Tasarım ve Mimarlık Müzesi’nde yer bulan 1883 tarihli ‘Mavi İç Mekân’ (9) ile. ABD’deki Houston Güzel Sanatlar Müzesi koleksiyonunda bulunan Gustave Caillebotte imzalı ‘Portakal Ağaçları’ gibi yapıtlar (10), bize hep o mahremiyet ve özgürlük tutkusunu yaşatmaya devam edecek gibi görünüyor. Tatilde hangi tuvalde olacağınızı seçmek ise, sizing gözünüzün, gönlünüzün zevkine kalıyor!

Menü